Sanat, durup dinlenmeyen akışta varoluş yükünü mavi – yeşil tonlarına bürüyen özgürlük kıvılcımı. Kendiliğinde insanın gökkuşağı ufukları selamı. Yaşam yolculuğunda neşeyi tattıran lezzeti acının. Görünenin ötesinde kalp dili deryası. Şimdi çeperlerinde geçmiş yakamozları, ellerinde gelecek ezgileri, sonsuzluk hüzmesi. Zerrelerinde sözcüklerin, renklerin, toprağın, fırçanın, notaların, karelerin kadim nefesini duyuş. Gelip geçmiş varlık biçimleri, damıtılmış anların aynamıza yansıması, harflerin an esintilerinde içimizdeki nehirlerde şekillenip elimizden tutması, edebiyat.
Toplumsal bellek oluşumunda sanatın böyle bir görevi olmasa da, büyük katkılarda bulunduğunu söyleyebiliriz. Sanatın kendisinden başka bir görevi yoktur elbette, ancak insanın zaman ve mekan içindeki oluşları, dokunuşları, yolları sosyolojik birer olgu olarak aynamızda sanatla. Gerçeğin kurguda yeniden varoluşu, gerçeğin renklerinde özellikle edebiyatta capcanlı bizlerle. Roman karakterleri elimizden tutup kendi yaşadıkları anların soluklarını duyurur bize sokaklarında yürürken yan yana, evlerinin havasını hissedip duygularının adsız renklerinde yüreğimize seslenirken. Usta yazarımız Peyami Safa’nın eserlerini de bu çerçevede derinden düşünebiliriz. Nefes alan sayfalarda İstanbul’un, yazarın şehrinin türlü türlü halleri, insanları, binbir yaşanmışlıklar bakışlarımızdan belleğin taşlarına ulaşmada. Geçirdiği inanılmaz değişimlerle başka başka öykülerde bize kendini anlatan bir şehir ve o şehrin çok uzak bir varoluşunda insanlar, hiç bitmeyen o “şehirler şehri” büyüsü. Kendi felsefe ve düşünce yapısıyla şekillense de anlatılar, yazarın derin gözlem objektifinden yankılar Safa’nın Server Bedii adıyla yayınladığı eseri “Cumbadan Rumbaya”da içimize sanat nefaseti olarak doğar.

1936 yılında basılan “Cumbadan Rumbaya”, popüler olması, halk tarafından kucaklanması beklenen bir eserdi. Yazar, Server Bedii adıyla biraz da maddi kaygılarla yazdığı eserlerini yayınlıyordu bilindiği gibi. Kendi adıyla basılan eserlerine göre daha sade bir dil, oldukça akıcı bir anlatımla karşı karşıya olsak da roman çeşit çeşit edebiyat lezzetleriyle dolu. Nitekim kendisi de 1937 yılındaki bir söyleşide Server Bedii imzasıyla basılan, kalbinde yer etmiş eserler arasında “Cumbadan Rumbaya”yı da belirtir. Rengarenk, capcanlı, neredeyse sayfalardan odamıza gelip dokunabileceğimiz karakterlerle birlikteyiz eserde. İstanbul, çelişkili güzelliği, yıpranmış yüzü ve baharda filizlenen yepyeni yapraklar, çiçekler misali yeni doğmakta bambaşka yüzüyle. Köyden kente göç henüz başlamamış, Latife Tekin’in Meşher’de düzenlenen “Göz Alabildiğine İstanbul: Çağrışımlar” panelinde yaptığı konuşmadaki “İstanbul Üstüne İstanbul Kuranlar” yok daha. Bize o uzak İstanbul’u anlatır Tekin, çocuk gözlerinin yakaladığı, Safa’nın romanından bize yükselen:
“Evleri hep o maviliğin ardında ebrulaşan, denizi şehirden büyük, suyunun ışıltısı Boğaz’a, Haliç’e doğru çatallanan…Her şeyden daha avutucu olan denizinin ışığı…
Deniz yukarı eski bahçeler, bahçeler içinde kararmış tahta evler…Suyunun büyüklüğünden cesaretle şehri yanıcı İstanbul’un, yoksa taştan yaparlardı evlerini.
Köşklerini, konaklarını ateşe veriyordu insanlar. Çocukluğumuz yangın seyrederek son buldu Beşiktaş’ta, en son hangi duvarın çökeceğini biliyorduk hepimiz.
Köylüler evlerini bırakıp İstanbul’un başına çıktığında İstanbullular, duvarları patlamış küf kokan evlerini onlara terk etmeye hazırdı; merdiven altı odunlukları, taşlıkları, sarnıçları, ışıklı cumbalarıyla.”
O kararmış tahta evli, cumbalı, başka bir çağın havasını solutan bir evde başlar her şey. Fatih, Karagümrük. Hep böyle birbirine yaslanmış, dertli, sancılı evlerden biri. Evin eskiliğine inat dipdiri, delişmen, içi de dışı da güneş saçan Karagümrüklü Deli Cemile. Güneşinin yeterince parlamasına engel olduğuna inancından kaçıp kurtulmak isteyen evinden, sokağından, mahallesinden. Dul ablası Şahende ve eski zaman kadını annesiyle solmakta buralarda. Suat Derviş’in “Aksaraydan Bir Perihan”ı gibi değil ama o, kim olduğunu bilir, kimliğini yok etme peşinde olmaz, akrabayı, komşuyu unutmaz, yeri geldiğinde yardımını esirgemez, evdekilerin de rahatını ister, birlikte bir kurtuluşu düşünür, kendince. Taksim’de bir apartman dairesi ah, yaksa mı bu evi, sigorta parasını alsa, ablası da oğulcuğu kucağında kısmet derdinde hem. Kıt kanaat geçinirler işte, babadan kalanlar, büyük evin bir kısmı da kirada. Ele avuca gelmezliği bitmez tükenmez, mahallede kavgadan hiç çekinmez, tam mahalle kızı, tramvayda kavgada pastırma kralı ellilik Tahsin’le tanışması. Talih kuşu? Taksim’de apartman dairesi kolay, ya kiracının oğlu Selim? Aşk kıvılcımı mı, Pera’nın ışık ışık lüksü mü? Safa’nın “Fatih-Harbiye” romanındaki Neriman gelir aklımıza. Fatih erkenden uyumakta, geceler karanlık. Oysa Harbiye, Taksim, Pera geceleri capcanlı, ışıklar içinde. Neriman gibi Cemile de o ışıklara karışmak, gözlerindeki, tenindeki, içinden taşan delidoluluğundaki kamaşmayı yaymak istiyor. Tahsin beyin ısrarı, balo, baloya bebekle gidiş, eski dünyanın yenideki anlamsızlığı, cumbalardan çıkanların rumbaya adapte olmak isteyip eğreti kalması. Cemile’nin aklından giden başı apartman dairesini görünce, Tahsin’in işinin pek kolaylaşması. Birlikte apartman gezmesi, anne Asiye hanım “peri masalı”nda dolaşır gibi, satılık peri masalları çağı.
“Asansörün önündeki dört köşe taşlığa çıkan birkaç basamak merdivenin iki yanında, büyük gümüş küpler içindeki iri yapraklı saksılar, kapıların üstünde pırıl pırıl parlayan topuzlar, duvarların garip ve tatlı renkli badanaları, asansörün iki tarafında karanlık bir zemin üstünde yanan iki yeşil nokta, güpegündüz yakılan, fakat ne taraftan sızdıkları belli olmayarak duvarları yumuşak renklerle yıkayan ışıklar, merdivenden inen çok süslü iki kadın, bir kapının önünde durarak gayet dikkatle onlara bakan uşak kılıklı bir adam ve her tarafta göze çarpan temizlik, derin sessizlik ana kızı şaşırtmıştı.” 1
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Kiralık Konak” kitabında, eski konaktan nefret eden, yeni bir hayat sayfası peşindeki Servet bey akla gelir. Cemile’nin Tahsin aracılığıyla tanıştığı Memduh beyin bahsettiği “asri hayatın icabatı”na uymak için yanıp tutuşan Servet beyin kalorifer boruları, yeni badanalanmış duvarlar şehveti.
Suat Derviş’in “Kendine Tapan Kadın”ı, “et kralı”na kendini satması zihnimizde dolaşır. Derviş’in karakteri yokluktan çölleşmiş bir kalbe sahiptir, maddiyat taş ruhunu doldursun ister. Cemile, alev alev sevgi peşinde. Arkadaşı Mürvet gibi etiyle refaha kavuşma peşinde değil, yeni zamanlar yeni felaketlerin kapısını da aralamada, farkında Cemile. İkilemler yatağa düşürür, hastalık, bir yenilenmenin habercisi aynı zamanda. Charlotte Bronte’nin “Jane Eyre”i bir metres olmak istemediği için sevdiği adamı, lüks konağı terkettikten sonra uzun bir hastalık süreci yaşar. Yeni kapılar açılacaktır önünde, kararlarında ısrarlı, karakterinin gereğini sonuna kadar yapan, daha dirayetli bir Jane. Cemile de kendini bulma yolunda, iyilik ve kötülük yamaçlarındadır, Selim başucunda, ama nereye kadar? Burada Safa edebi ustalığıyla Server Bedii’nin kalemini ışıldatıyor, yazarın pırıl pırıl solukları bizlerle:
“Cemile’nin dudakları etrafında sanki gözle görünmeyen bir örümcek tatlı bir tebessüm hazırlığının ilk ipliğini çekmişti.”2
Selim, onun en mahrem yerinde, ama yenilik hüzmelerinin çağrısına karşı koyamaz Cemile. Yeni eşyalar, elbiseler, “monderen” mutfak, hizmetçi, dersler, kitaplar, kumarlar. Sefalet devam ederken mahallelerinde, başka evlerde, lüks balolar, hak etmeyenlerin sanat çevrelerinde yükselişi, çıkar dolambaçları, aşkı daldan dala konmada zannedenler, “Lüküs Hayat” koşuları. “Kalbin yapamadığı şeyi kumaştan ve etten bekleyen bütün günün kızları gibi vücudunun ve ruhunun cilasından medet umuyordu.”3 Cemile zehirlenmiş gibi, içi katranla dolu, iliklerinde kasvet atımları:
“Bu apartımana taşındıkları ondört günden, hatta daha evvelinden, bir aydan beri, kafasının içinde garip, uğultulu bir karanlık vardı…Cemile ne istediğini, niçin yaşadığını, nereye doğru sürüklenip gittiğini hiç anlayamaz olmuştu.”4
Yine Derviş’in “İstanbul’un Bir Gecesi” romanı içimize doğar, aynı gecede bir lokma için sokak sokak dolaşan biçare insanlar, kaç ev parasını birkaç saatte tüketenler, karanlığın en koyusu, aydınlık denemeyecek gözleri kör eden ışıkların yansıması, aynı şehrin bakışları altında birleşir. Mahalle cayır cayır son nefesini verirken, lüksün doruğunda balolar devam edip gider. Cemile’nin eli yetişir, dürüstlüğü, vicdanlı karakteri kendini gösterir yine mahallede, yeni hayatında. Yazarın okurun ilgisini canlı tutmak için çabasını da görürüz elden gelmeyen şeylerle dolu hayata ayna tutarken sayfalar, acı tesadüfler, çapraşık izlekler. Simone de Beauvoir’ın “Konuk Kız” kitabında dediğince:
“…hayatlarımız neredeyse bize rağmen etrafımızı çevirmişler, onları seçmiyoruz.”
Kitabın enfes bir sinema uyarlaması, İstanbul büyüsüyle dolu kitaba şahane açılımlar sunar bize. 1960 yapımı Turgut Demirağ yönetmenliğindeki film, kitabın geçtiği Şehzadebaşı, Büyükdere, Beyoğlu ve Beyazıt güzergahında geçmiş zamanlar, mekanlar yolculuğu aynı zamanda. İstanbul Üniversitesi bahçesinde, koridorlarında Cemile heyecanıyla dolaşırız biz de, artık olmayan manzaralar, taşıtlar, evler, bahçeler hüzünle sevinç arasında şehrin bitmeyen cazibesinin bağrına alır bizi. Cemile rolünde Çolpan İlhan, Vahi Öz Tahsin olarak karşımızda, Efkan Efekan dipdiri bir Selim, abla Şahende ne güzeldir Mürüvvet Sim’le. Dizi olarak da ekranlarda boy göstermiş olan “Cumbadan Rumbaya”, ülkemizin doğu-batı ilişkisini, bir noktada çelişkisini farklı yönlerden ele aldığı gibi, damıtılmış anları sanatsal dokunuşla şimdi aynasına ulaştırmada.
- Peyami Safa, Cumbadan Rumbaya, s 218. Ötüken Yayınları
- Peyami Safa, Cumbadan Rumbaya, s 128. Ötüken Yayınları
- Peyami Safa, Cumbadan Rumbaya, s 204. Ötüken Yayınları
- Peyami Safa, Cumbadan Rumbaya, s 250. Ötüken Yayınları
1972 yılında İstanbul’da doğdum. Liseden sonra İngilizcemi geliştirme amacıyla bir yıllığına İngiltere’ye gittim. Döndükten sonra İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdim. Mezun olduktan sonra yurt dışı ve yurt içinde özel sektörde çalıştım. Küçüklüğümden itibaren amatör olarak şiir, deneme, öykü ve roman çalışmalarım oldu. Evli ve iki çocuk annesiyim. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, film izlemeyi, tiyatro, opera ve baleye gitmeyi, müze ve sanat galerilerini ziyaret etmeyi severim.
