İnsanların hayatlarına dair merakımı çeken ayrıntılar sınırlıdır aslında. Nereli oldukları, oturdukları evin kendilerine ait olup olmadığı gibi bilgiler sohbetin akışında su yüzüne çıkarsa öğrenirim; yoksa peşine düşmem. Ama birinin kitaplarla kurduğu ilişki… İşte o bambaşka. Kaç yaşından beri düzenli okuduğunu, bu yolculuğa nasıl adım attığını, hangi türlerin ruhuna dokunduğunu, kitap alma ritüellerini merak ederim. Bu konularda meraklı görünmekten rahatsızlık duymam çünkü okurluk dediğim dünyanın içimde sürekli konuşan bir sesi vardır.

Kendimi bu anlamda her zaman şanslı hissetmişimdir. Çünkü Ankara’da geçen çocukluğum, özellikle de memur bir baba ve anneyle geçen o mütevazı ama sıcak yıllar, bana geniş bir hayal alanı sundu.

90’lı yıllarda memur bir ailenin çocuklarına verebileceği en kıymetli armağan sınırsız kitap alma özgürlüğüydü. Elbette, ablamla ikimiz de ailemizi zora sokacak bir istekte bulunmamayı erken yaşta öğrenmiş çocuklardık. Dahası, pratik çözümler üretmeyi de bildik. Ayrancı’dan Kızılay’a, Tunalı’ya yürüyerek gider, yol parasını kendimize saklar; o parayla kitaplar alır, film ve oyun biletlerine dönüştürürdük. Çok zengin bir hayatımız olmadı belki ama zenginliğe giden ilk rafları çocukken doldurmaya başladığım sağlam bir kütüphanem oldu.

Geçtiğimiz günlerde değerli bir kalemle, Mine Soysal’ın Yaşasın Kitap adlı son kitabıyla buluşunca, tüm bu çocukluk sahneleri zihnimde yeniden canlandı. Kitap, ilköğretim çağındaki çocukların kitaplarla tanışma serüvenine tanıklığa davet ediyor okuru. Her bir hikâye, okurluk yolculuğunun ne kadar kendine has, ne kadar dokunaklı olabileceğini gösteriyor. Kimi zaman kitapların şifa oluşuna, kimi zaman birine rehberlik eden pusulaya dönüşmesine, kimi zaman da bir anıyı taşıyan en değerli eşya gibi saklanmasına şahitlik ediyoruz.

Mesela annesiyle babasının geçimsizliği yüzünden uykuları kaçan 12. sınıf öğrencisi Mavi’nin hikâyesinde bir öğretmenin fark edişiyle rehberlik servisinin kapısı aralanıyor. Orada önerilen ayrılmış ailelere dair romanlar ve sonrasında yapılan sohbetler sayesinde Mavi’nin yılı hiç de fena olmayan bir ortalamayla kapattığını okumak insanın içine su serpiyor.

11.sınıf öğrencisi Melek’in hikâyesi ise bambaşka bir duygunun kapısını aralıyor. Hayatını kaybeden anneannesinin anılarını ona teslim edişini okumak gözlerimi yaşarttı. Ömrünü okumaya adamış, evini bir kitap mabedine dönüştürmüş bir anneannenin ardından kalan yüzlerce kitaptan bir kolinin Melek’e gönderilmesi… Koliden çıkan renkli defterler, teneke kutular, torbalarca gazete küpürü… Ve küpürlerin köşelerine iliştirilmiş isimler: “12B İlyas için”, “10C Ahmet için”… Okuduğu her yazıyı, her kitabı öğrencileriyle bağdaştırmış bir yüreğin izleri. Ne büyük ince düşünce, ne derin bir sevgi.

Bir de Ali var; 10. sınıf öğrencisi. Yapay zekâyla hazırladığı ödevin öğretmeni tarafından anlaşılmasıyla yaşadığı şaşkınlık yüzümde kocaman bir tebessüme dönüştü.

Mira’nın hikâyesi ise günümüzün acıtan gerçekliğine dokunuyor: akran zorbalığı. Sınıf arkadaşı Tufan kitap okuduğu için zorbalığa uğradığında ona yapılanları seyretmeyen, sessiz kalamayan Mira, birinin bu zinciri kırması gerektiğini fısıldıyor hepimize.

Mine Soysal’ın aktardığı meseleler yalnızca bireysel değil; toplumsal yaralarımıza da dokunuyor. Deprem gerçeği bunlardan biri. 6. sınıf öğrencisi Toprak’ın jeoloji mühendisi anne ve babası üzerinden verilen mesajlarda, özellikle anne karakterinin isyanında içimizi sarsan bir hakikat var:

“Toplanma alanlarının imara açılmasına bile sessiz kalan bir halk, depremden niye korkuyor ki? Bu nasıl iş!”

Toprak’ın sınıfındaki çocuklar bugünlerde de depremi konuşuyor; korkuyorlar. Öğretmenleri Hayri Bey ise sakin bir bilgelikle şunu söylüyor:

“Korkularımızın üstüne gidebilmek, onlarla baş etmek için de kitap okuyabiliriz.”

Kitabın son öyküsü “Bizim cadde artık öksüz değil.” benim için bambaşka bir yerde duruyor. Kitabın böyle özel bir hikâyeyle sonlanması, kapağı kapattığımda içimde güçlü bir sükûnet bıraktı. İnsan, kendine engel olamayıp “İyi ki kitaplar var,” diyor.

Ve tatlı bir ayrıntı daha: Mine Hanım, hikâyelerin içinde Günışığı Kitaplığı’nın gönlümüzde yer etmiş kitaplarına da selam gönderiyor. Hafızamızı yokluyor, raflarımızdaki tozu silkeliyor adeta.