İstanbul Senin Olacak, tamamlanmamış bir ilişkinin etrafında dolaşan bir roman. Mehmet T. ile Sevgi arasındaki bağ, yaşanmış olmaktan çok hatırlanan, gerçekleşmekten çok ertelenmiş bir yakınlıktır. Bu yüzden de kalıcıdır. Birlikte geçirilen zaman, bir aşkın kronolojisinden ziyade, insanın kendisiyle temas edebildiği nadir anlara benzer.

Behiç Ak, Sevgi’yi romanda bir karakter olmaktan çıkarıp bir iz, bir eşik, hatta bir hafıza biçimine dönüştürür. Sevgi’nin bir yazılım programına evrilmesi, kaybın son noktası değil; gerçeğin saklandığı bir çağda hakikatin nasıl hayaletleştiğinin ifadesidir. Mehmet T. için Sevgi, vazgeçilemeyen bir geçmişten çok, insanın tarihsel olarak doğduğu ana tutunma çabasıdır. Bu söyleşi, Sevgi ile Mehmet T. arasındaki o eksik, kırılgan hatta ilerleyerek; aşkın, belleğin ve sanatın gerçeğe yaklaşma imkânını sorguluyor.

Keyifle ve merakla okumanız dileğiyle….

Mehmet T. roman boyunca sürekli tereddüt eden, geciken bir karakter. Sizce bu tereddüt kişisel bir karakter özelliği mi, yoksa Türkiye’de entelektüel olmanın kaçınılmaz bir sonucu mu?

Aslında Mehmet T. tereddüt etmiyor, sorguluyor. Gecikmiyor, zaten yetişeceği bir yer yok. Yetişmeye çalışarak yaşayacak biri de değil. O, şehir içinde gezinen, şiir yazarak kendini koruyan bir flanör. Günümüzün postmodern insanı, sorgulamaktan çok taraf tuttuğu, algoritmalarla oluşturulmuş kutupsallıklar içinde sıkışmayı düşünmek saydığı için bugün Mehmet T. kolay anlaşılmayabilir. Mehmet T. modern dönemin bir aydını. Kendisiyle çeliştiği yanlarını tıpkı toplumu sorgular gibi sorguluyor.

Romanda sıkça vurgulanan “Bu topraklarda fikir bağı yoktu, kan bağı vardı” düşüncesi, edebiyat çevrelerini de kapsayan sert bir eleştiri içeriyor. Sizce bu durum hâlâ geçerli mi, yoksa yeni kuşaklar bu bağı kırma ihtimali taşıyor mu?

Eleştirel düşünce yok oldukça, fikirler cılızlaşıyor. Fikir kendini basit çıkarlara, stratejilere bırakıyor. Kan bağına bağlı akrabalıklar ya da sonradan kurulan çıkar ilişkileriyle kurulmuş ortaklıklar, eleştirel düşüncenin yerini alıyor. “Ben 78 kuşağıyım” türünden ifadelerle kendini sanatsal değil de biyolojik varoluşa ait gören şairlerin, ressamların durumu bunu anlatıyor. Kendilerini bağlı olduğu kuşağa göre tanımlamaları, sanatla var olmanın ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Bu durumu kıracak olan kuşaklar değil elbette. Hakiki sanat eserleri. Kuşak muhabbeti kendi ürettiği sanata güvenmeyenlerin icat ettiği bir biyolojik, tarihsel bir uydurma.

Edebiyat topluluğunun ilişkilerinin yalnızca metinler üzerinden kurulması ama gerçek bir dayanışmaya dönüşememesi neyi gösteriyor? Edebiyat burada bir bağ mı, yoksa bir kaçış alanı mı?

Bazen insanların arasındaki en güçlü bağın sanat olduğu gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Aslında bu ilkel toplumda da böyleydi, bugün de böyle. Sanat, insanı işlevlerinden arındırarak hayata bağlıyor. İnsanı insan yapıyor adeta. Bir hayal de olsa insanı özneleştiriyor. İnsanın insan olmasından kazanacakları, sınıfsal çıkarların çok gerisinde ne yazık ki. Dayanışmaysa toplumsal, sınıfsallığı barındırıyor. Aslında bunun sanatla gerçek anlamda aşılması olanaksız. Sınıfsal farklılıklar ortak sanatsal duyumların çaresizliğe dönüşmesine neden olabiliyor bu yüzden. Edebiyat aslında insanın insan olma mücadelesinin bir parçası.

Mai ve Siyah’ın romanda tekrar tekrar karşımıza çıkması tesadüf değil. Bu romanı bir kuşak simgesi olarak mı, yoksa bitmeyen bir hayal kırıklığının döngüsü olarak mı okumalıyız?

Aslında Mai ve Siyah’ta yer alan edebiyat meraklısı zenginle, aynı dili, zevki, merakı ve tutkuları paylaşan fakir arasındaki aşılamayan sınıfsal problem bugün de geçerli. Sınıf farklılıkları ortadan kalkmadıkça değişmez bu. Ama bugün üst sınıflar, bankaların yönlendirdiği plastik sanatlarla, ödüllerle, festivalizmle sadece kendine ait bir sanat yaratma ya da sanatı denetleme girişimine kalkıştı. Eğer bunu başarırsa ki bence bu sanatın doğasına aykırı, bu hayal kırıklığı da ortadan kalkar.

Sevgi ile Mehmet T. arasındaki ilişki, hiçbir zaman tam anlamıyla yaşanmış bir ilişki değildir. Bu eksiklik, Sevgi’nin romanda bu denli merkezi bir figüre dönüşmesini nasıl etkiler?

Birlikte insani bir paylaşım içindeler Sevgi ve Mehmet T. bunun insanın biyolojik olarak değil tarihsel olarak doğduğu bir ana denk gelmesi bu ilişkiyi vazgeçilmez kılıyor. Dijital bir programa dönüşse de Mehmet T. artık ondan vazgeçemez. Çünkü onda kendi tarihsel doğumunun izleri var.

Sevgi’nin yazılım programına dönüşmesi, karakterin ölümü mü yoksa asıl varlığına kavuşması mı olarak okunmalı?

Gerçeğin saklandığı, yalan söylemenin bir refleks haline geldiği bir dönemde yaşıyoruz. Sadece doğrunun ortaya çıkmasının kendisi bile sanki bir devrim. O yüzden ölümle birlikte yalanın da ölmesi bir başka Sevgi’ye kavuşmamıza neden oluyor. Ama bu gerçek Sevgi değil, ölü Sevgi. Gerçek Sevgi, gerçekleri gizleyen bir kişiliğe sahip. Gerçeğin gizlenmesi, çağımızın bir eğilimi. Yani dönemin ruh hali. Bu kimi zaman baskıyla, çoğunlukla da algoritmalarla, şifrelerle yapılıyor. Sanatçı şifre kırıcı olmadığı sürece gerçeğe yaklaşamaz.

Baran’ın yüzük hırsızlığıyla başlayan hikâyesi, romanın ahlak anlayışını nasıl dönüştürür? Baran bir suçlu mu, yoksa sistemin ürettiği bir sonuç mu?

Yazarın bir roman kahramanına hukuksal olarak bakma şansı yok. O benim için sanatsal bir kişilik. Sadece onu anlamaya çalışabilirim. Yargılayamam.

Mai ve Siyah’ın hem edebiyat topluluğunun başlangıç romanı hem de Baran’ın cezası olması, romanın döngüsel yapısı hakkında ne söyler?

Bunu zaman gösterecek, ama bu edebiyatın, sanatın bir insanın varoluşu ile nasıl hayati bir ilişki kurabileceğini de bize gösteriyor. Belki onu da hayal kırıklıkları bekliyor, belki de tersi. Ama Baran artık eskisi gibi olmayacak gibi.

Selim’in Mehmet T.’den “kendini durdurmasını” beklemesi, entelektüelin toplumdaki rolüne dair nasıl bir beklenti yaratır?

Bu beklenti Selim’in sadece bir yönü yani insani yönü, sınıfsal olan yönü değil. Fikirlerine yakın çıkarlarına uzak olan yanı. Ama bu sorgulama insanın özne olmaya giden yolda bir aşaması belki de. En azından öyle olmasını çok isterdim. Entelektüel bildiğimiz anlamda biri değil günümüzde. Bir fikir insanından çok bir stratejistyene dönüştü. Eleştiri özelliğini zayıflattı. Tarafgir ve kendi çıkarlarının farkında, bir başarı öyküsü kolluyor. Metodolojiyi teori gibi algılıyor. Eleştiri de tanıtımcılığa dönüştü.

Selim karakteri, yaptığı tahribatın farkında olan ama duramayan bir figür. Selim’in “beni biri durdursun” arzusunu bir vicdan çağrısı olarak mı, yoksa sorumluluktan kaçış olarak mı okumalıyız?

Bugün bireyin varlığı bir gerçek. Sınıflar üstü bir yaratık değil şüphesiz ama çok güçlü bir tarihsel varoluşu var. Çok zengin ama bireysel olarak doğamamış insanlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz. Selim’i birey yapan ise tek şey var, kendi sınıfsal kişiliği ile düştüğü çelişki. Sonunda çıkarları doğrultusunda devam edecek olsa da bu çelişkiyi yaşatmak istiyor. Ölümün karşısına koyabileceği tek şey o.