Bir hikâyenin ömrü bazen bir insanınkine yaklaşır; yıllar içinde değişir, büyür, yara alır, iyileşir. Yaşamaklar ile başlayan ve Duvarlar‘dan geçip Boşluklar‘a uzanan bu uzun anlatı yolculuğu, yalnızca karakterlerin değil, yazarının da iç dünyasında açılmış bir hatıra defteri gibi… Her sayfasında ülkenin gölgesi, çağın soluğu, bireyin iç sesi var.

Bu röportaj, o defterin sayfaları arasında yavaşça yürümek gibi. Bir yazarın, tanıklığın yakıcılığı ile kurmacanın özgürlüğü arasında nasıl gidip geldiğini; geçmişe bakarken bugünün ağırlığını nasıl taşıdığını; karakterlerini dünyayla barıştırma, onlara bir nefeslik huzur armağan etme arzusunu; bazen öfkeyle, bazen şefkatle kurduğu ilişkileri anlatıyor.

Toplumsal felaketlerin, unutulmak istenen anların, içimize kazınan büyük kırılmaların arasında bile bir romanın insanı nasıl ayakta tuttuğunu; bir cümlenin, bir sahnenin, bir yalnızlığın nasıl bir dönemin ruhuna dönüştüğünü görüyoruz. Sevgili Caner Almaz, karakterlerine verdiği sesle aslında hepimize bir ayna tutuyor: Yaşamanın bizi eninde sonunda politik bir kıyıya vurduğunu, ister istemez bir taraf seçtiğimizi, bazen sessizliğimizin bile bir söz olduğunu hatırlatıyor.

Bu söyleşi, üçlemenin ardındaki o kalp atışını, o iç hesaplaşmayı ve yazının karanlıktan geçerek ışığa uzanan yolculuğunu daha yakından duyabilmek için…

Keyifle okumanız dileğiyle…

⁠“Duvarlar” ile “Boşluklar” aynı evrende geçse de iki farklı ruhla yazılmış izlenimi veriyor. Araştırmanın ağırlığıyla duygunun yoğunluğu arasında gidip gelen bu süreç sende nasıl bir yazarlık dönüşümü yarattı?

Karakterlerinin çoğu aynı olsa da hem ele aldığı dönem bakımından hem de çalışma biçimi açısından epey farklı iki roman Duvarlar ve Boşluklar. Duvarlar’da şahit olmadığım, yaşamadığım bir dönemi anlatıyorum, Boşluklar’da ise karakterleri kurmaca olsa da içinde bulunduğumuz dönemi ve toplumu ele alma çabam var. Her iki kitap için de tarihsel tutarlılık ve toplumsal yapıyı anlayabilmek için epey okuma ve araştırma yaptım. Boşluklar’ı yazarken avantajım tanığı olduğum bir dönemi ele almış olmamdı. Fakat bu bir hayli zor bir deneyimdi. Şahit olduğunuz bir dönem içinden neyi seçeceğinize, seçtiğiniz konuyu nasıl anlatacağınıza ve hangi karakter üzerinden aktaracağınıza dikkat etmeniz gerekiyor. Yoksa bahsettiğin gibi duygular işin içine sızıp yazar perspektifini kolaylıkla kaybettirebilir. Elimden geldiğince objektif kalıp karakterler özelinde yazmaya çalıştım ve bu çok zordu.

Üç kitaptan oluşan bir nehir romanla buluştuk: Yaşamaklar, Duvarlar, Boşluklar. Bu yolculuğu tamamlarken hikâyenin artık kapandığını hissettiğin an neydi?

Uzunca süredir bu hikâyeyle beraberim. Yaşamaklar, birkaç öyküyle başlamıştı ve ben ilk öyküsünü yaklaşık on yıl önce yazmıştım. On yıl, üç roman için ideal bir süre gibi görünebilir ancak ardışık olmasalar dahi birbirlerine göbek bağıyla bağlı üç kitap yazmak, o evrenin hikâyelerini düşünüp oluşturmak hem yorucu hem de sonu gelmeyen bir iş. Kendi tanık olduğum çağla on yıldır benimle yaşayan karakterlerimle vedalaşmak istedim. Bir yanıyla da şöyle düşünüyorum: Son elli yıl içinde jenerasyonlar ve dünya değişse de sanki hep aynı kâbusun içine hapsolmuş gibiyiz. Dünyada her şey değişti ancak her şey aynı. Savaşlar, sosyal ve ekonomik krizler, toplumsal çatışmalar, katliamlar… 70’li yıllarda yaşananların benzerlerini hatta daha ağırlarını bugün yaşamadığımızı kim söyleyebilir? Geçmişle günümüzün bağını “kader ortaklığı” üzerine kurduğumu düşündüm ve dahası üzerine konuşma ihtiyacı hissetmiyorum. Şimdilik. Kim bilir ileride, başka kitaplarda, başka hikâyelerde aynı karakterler konuk olurlar bana. Ancak şu an hikâyeleri bende sona erdi.

Aysel’in “denize girme” metaforu, okura bir özgürleşme anı olarak yansıyor. Onu özellikle böyle bir sahne içinde konumlandırmak senin için ne ifade ediyor?

Duvarlar’da Aysel ve Birgül, duygusal olarak en çok yıpranan karakterlerdi. Birgül’ün hikâyesini biliyorduk ancak Boşluklar’ı düşünmeye başladığımda Aysel’in bugün ne yaptığına dair en ufak bir fikrim yoktu. Duvarlar’ı tekrar tekrar okuduğumda ona dünyada güzel bir yer vermem gerektiğini hissettim. Bunun da en güzel deniz metaforuyla kurulabileceğini biliyordum çünkü hem somut olarak işe yarayacaktı, çünkü Aysel’in böyle bir hayali vardı, hem de soyut olarak anlamı katlanacaktı. Aysel’i dünyayla barıştırmak istedim. Aysel nazarında hikâyeyi atfettiğim tüm kadınlar için bir dilekti bu. Yaşadığımız çağ ve erkek egemen toplumlar kadınlar için nefes almayı dahi zorlaştırıyor çünkü. Aysel’in kendine ait bir yeri, kendiyle ve dünyayla barıştığı bir dünyası olsun istedim ve böyle kurguladım.

Halil okurda hep iki uç duygu arasında salınan biri: hem acıyan hem acıtan. Onu yazarken sen hangi duygunun eşiğinde durdun?

Halil, karakteri itibariyle narsist bir kişilik. Kendini aklamayı, kendini düşünmeyi ve her konuda kendini öncelemeyi her daim başarıyor. Tüm duygularında böyle. Birgül ve Aysel’le olan ilişkisi, İstanbul’dan kaçışı, saklanışı, herkesi ve her şeyi arkasında bırakabilme dirayeti… Çoğunlukla sinirlenerek ancak bir yanıyla hepimizin hayatında ve dünyada böyle insanların varlığının bilincinde yazdım hikâyesini. Ne yaparsa yapsın her daim kendini haklı çıkaran, başkalarını düşünmeden yaşayan ve bunu tercih ettiği için değil de karakteri böyle olduğu için yapan insanlar hikâye anlatıcılarının sıklıkla tercih ettiği bir tipleme. Benim için ilham kaynağı eserse Vedat Türkali’nin “Bir Gün Tek Başına” romanının “Kenan” karakteridir. Oğlunun adı da buradan gelmektedir.

Halil’in sevgiyle ilgisizlik arasında gidip gelen, sorumluluğu da sevgiyi de yanlış yerlerden kavrayan bir karakter olarak inşasında hangi iç dinamiklere yaslandın?

Hepimiz hayatımızın her anında kararlar alıyoruz. Bazıları hayatımızı değiştirmeyen sıradan kararlar, bazılarıysa kader belirleyen türden… Geleceğimizi şekillendiren büyük kararlar alırken bazen o anların büyüklüğünün farkında olmuyoruz. Halil de böyle bir karakter. Büyük kararları sonrasını düşünmeden alıyor. Aldığı kararlar çok fazla insanın hayatını değiştiriyor ancak o bunun çoğunlukla bilincinde ve ayırdında değil. Seneler sonra oğluyla yüzleştiğinde de kendini aklıyor, aynı masaya oturduğunda da geçmişi kendi penceresinden anlatıyor. O İstanbul’dan giderken de haklıydı, Aysel’i tercih ederken de. Ardında bıraktığı Birgül’ü bırakırken de haklıydı, oğlu yerine babası olmadığı bir kız çocuğunu büyütürken de… Onun tercihleri hikâyenin çıkış noktaları oldu. Hayatta da böyle değil midir, birileri bazı kararlar alır ve o kararlar çoğumuzun hayatını etkiler. Özetle hayatın işleyişi böyledir.

Oğuz’un kararlarının farkında olarak yaşaması ve bedel ödemeye razı oluşu, serinin ahlaki merkezini mi oluşturuyor?

Hikâyenin yazarı olarak bence Oğuz karakteri, görünen kötülüğünün dışında romanlardaki en iyi ve haklı karakter. Onun kararları ve tercihleri haklılık, zorunluluk ve mecburiyet temeline oturuyor. Sevmediği bir işte hayatını idame ettirmek için çalışan, mutsuz bir yaşamı tercih eden insanların bir yansıması Oğuz. Tabii ki ahlaki açıdan tartışılabilecek çok fazla yanı var ancak insan mecburiyeti tadınca konfor ve keyfiyet çok sonradan geliyor. Duvarlar’da yazdığı “Duvardaki Leke” öyküsünün temelinde bu yatıyor.

Füsun’un kendini Kenan’a adaması ve Kenan’ın apolitikliği… Bu iki zıt karakteri oluştururken hangi toplumsal karşılıkları düşündün? Kenan ve Füsun’un dış dünyaya kapalı, steril aile düzeni sence toplumsal olarak neyi temsil ediyor?

İkisi de geçmişinden ağır yükleri olan karakterler. Füsun yetiştirme yurdunda büyüyor, Kenan da babasız. Doğal olarak bu iki karakterin dünyayla bağı bu eksiklikleri üzerinden kuruluyor. Bununla beraber ikisi de dünyaya aynı noktadan bakıyorlar. Hassasiyetleri, dünya görüşleri ve hayata bakışları benzeşiyor. Ancak dengeyi bozan bir şeyler oluyor. Dengeyi bir şeyler hep bozar. Füsun ayakları üzerinde durması gerektiğinin bilincinde, çünkü sırtını yaslayabileceği kimsesi yok. Kenan’ın duygusal yükünün kendi hayatı için bir külfet olduğunun hissediyor ve onu terk ediyor. Başlangıçta bunu başarıyor ancak bir yandan da bir “sevilme” arzusu var Füsun’un. Ait olma, bir aile ihtiyacı. Her şeyle beraber onlar da değişiyor ve dönüşüyor. Füsun kendine karşı geliyor ve Kenan’a dönüyor. Hayatında mutluluğu tadınca Kenan, dış dünyayı görmeye başlıyor. Hayata ve ülkeye maruz kalıyorlar. Dönüşümleriyle beraber birliktelikleri güçleniyor. Başımıza bir şeyler geldiğinde, ülkede bir şeyler olduğunda ve bunlar bizim kontrolümüz olmadığında yakınımızdaki insanların kıymetini daha iyi anlıyoruz. Hem Kenan hem de Füsun bunu fark ediyorlar. Birbirlerine sığmalarının ve neredeyse topluma kapalı bir aile inşa etmelerinin altında yatan sebep biraz buradan besleniyor. İhtiyaçlar hiyerarşisinde altta kalan basamaklarla çıkılacak basamaklar onların yolculuklarının göstergesi aslında. Kendini gerçekleştirme eylemleri, eksikliklerini gidermeleriyle doğrusal orantılı.

Gezi ve Ankara Barış Mitingi gibi toplumsal kırılma anlarını yazarken, kişisel hafızanla metin arasındaki mesafeyi nasıl korudun?

Boşluklar’ı düşünürken hikâyedeki karakterlerin ülkede yaşanan gelişmelere ve toplumsal hadiselere maruz kalacaklarını biliyordum. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde ve yaşadığımız coğrafyada, her gün pek çok zorlukla ve sıkıntıyla baş etmeye çalışıyoruz. Ekonomik olarak senelerdir dinmeyen sorunlar süregidiyor, siyasi olarak nefes almakta zorlanıyoruz. Bu durum yıllardır böyle ve bundan sonrası için de umutlu konuşmak ne yazık ki kolay değil. 2010’lu yılları yazmaya karar verdiğimde ülkenin her ferdini etkileyen büyük olayları ve sorunları tespit etmek zor değildi. Gezi bugün bile etkisini sürdüren bir anomali. Sosyolojik olarak okumasının çok uzun bir zaman dilimine yayılacağını düşünüyorum. Ankara Barış Mitingi ve sonrasındaki katliam da geçtiğimiz on yılın en büyük yıkımlarından biri. Bu iki büyük toplumsal olayın ve dahası travmanın hepimizin hayatını etkilediğini düşünüyorum. Gelecekte bugünlere bakıldığında çok büyük kırılma noktaları olarak işaret edilecekler. Geçmişte yaşanan büyük toplumsal hadiseleri o günün yazarları tanıklıklarıyla yazdılar. Biz o dönemleri, o çağın duygusunu o metinlerle hissettik. İnsanların neler yaşadığını, dönüşümlerini ve hadiselerin toplumsal karşılıklarını yazarlar vasıtasıyla öğrendik. Bugün yaşanan tarihi tüm hususlar da geleceğe taşınacak. Bu hususta biz yazarların gelecek kuşaklara borçlu olduğumuzu düşünüyorum. Boşluklar’da bu olayları konu edinmem ve yazmam biraz da kendi adıma bir yazarlık borcunu ödemek gibiydi.

⁠“Duvarlar”da karakterlere göre ayrılmış bölümler vardı; “Boşluklar”da ise bütünlüklü bir anlatı tercih ettin. Çoklu anlatıcıdan uzak durma kararı yapısal olarak neyi değiştirdi? Bu tercihin, yaşananların herkese temas eden bir ağırlığı olduğunun altını çizme isteğiyle mi bağlantılıydı?

En temel sebebini en baştan söyleyim: Boşluklar’da çok fazla karakter var ve her birini birinci tekil şahısla anlatmak hem metni uzatacaktı hem de lineer bir anlatım tarzında çok zor olacaktı. Yaşamaklar ve Duvarlar’da aynı zaman dilimini karakterler kendi bakış açılarıyla anlatırlar. Bundaki gerekçe de şuydu: Şahit olduğumuz, deneyimlediğimiz anlar bizim için biriciktir. Örneğin bir yazarla söyleşiye katıldığınızı düşünün. O etkinlik ertesi gün yazarda başka bir anı olarak kalacaktır, dinleyenlerinin her biri için de ayrı bir deneyim olacaktır. Oysaki aynı etkinliğin içindedirler ancak hepsindeki etkisi başka bir algıya dönüşür. Bu bana bir hikâyeyi anlatmak için doğru bir bakış açısı gibi geliyor. Bir karakterin gözünden her şeyi görmektense aynı ana şahit olan birden fazla karakterin gözünden yaşananları anlatmak ve olaylardan ziyade yaşananların birey üzerinde bıraktığı izlerin peşinden gitmek. Boşluklar’da bundan tam olarak vazgeçmedim, üçüncü şahıs anlatıcı baskın olarak görünüyor ancak birinci tekil şahıs, anlatıcı olarak satır aralarında duruyor. Karakterlerin ne düşündüğünü, ne hissettiğini yine görüyoruz. Böylelikle ben her karakteri hem konuşturabildim hem de olayları bütünlüklü olarak daha geniş bir perspektiften anlatabildim. Yazarken zorlayıcı oldu ancak çok da keyif aldım.

Karakterlerin yollarının Ankara Barış Mitingi’nde kesişmesi özel bir tercih. Bu eşiği seçmenin senin için ayrı bir anlamı var mı?

Adında “Barış” olan bir mitingte, herkesin gözü önünde yüz dokuz insan katledildi, orada olan binlerce insan ömürleri boyunca ölmeye devam edecekler. Ayrıca ülkedeki herkesin yaralandığı bir saldırı. Apaçık bir mesajdı, korkutmaya ve sindirmeye yönelik acımasızca bir mesaj. Ne zaman büyük umutların peşinden iyi niyetle yürümeye heveslensek hepimizin aklında belirecek bir soru işareti. Üç kitabın anlatısıyla da örtüşen ve geçmişle bağını kuran, tekerrürün bu coğrafya da hiç de azımsanmayacak sıklıkta gerçekleştiğini gösteren tarihi bir eşik Ankara. Dönemin ruhunu ve tarihe bıraktığı izi düşündüğümüzde hikâyenin dokunduğu bir ucun bu saldırı ve ölenleri anmaktan geçtiğini düşündüm.

Neşe’nin kendiliğinden bilinçlenen, yaşadığı toprağın politikasını içselleştiren genç bir figür olarak kurgulanması onu kuşağının temsilcisi kılıyor. Erkan’ın daha eski ve yorgun bir bilinç hâline sahip olmasıyla oluşan bu karşıtlığı nasıl dengeledin?

Neşe, söylediğin gibi zamanla bilinçlenen bir karakter. Yaşadıklarıyla bir haksızlığa maruz kalmışlık hissediyor ve bunu eyleme dönüştürüyor. Tıpkı geçmişte Gezi’ye katılan milyonlarca insanda karşılaştığımız bir reflekse sahip. Erkan’sa daha bilinçli ve örgütlenmenin, harekete katılmanın bilinciyle hareket eden bir karakter. On yıllar boyunca ses çıkarmanın ve çıkardığı sesin bir yankıya dönüşmediğini fark eden milyonlarca insanın bir örneği. Gezi sonrasında yaptığı özeleştiri ve genele yaydığı başarısızlık çıkarımı bunun çok bariz bir göstergesi. Toplumun farklı noktalarındaki devinimin içinde yer alan bu iki farklı karakter aynı nokta buluşuyorlar. Niyet ve amaç birlikteliğini görüyorlar. Bir duygudaşlık yaşıyorlar. Biri akademisyen diğeriyse beyaz yaka. Yolculukları farklı ancak yolları aynılaşıyor. Büyük kalabalıkların içindeki farklı temsiliyetlerin yan yana duruş amaçlarını gösterebilmek için tercih ettiğim bir yoldu.

⁠”Öğrendim ki yaşamak insanı doğuştan politik kılıyor,” cümlen, okurken içimde bir dalga gibi yükseldi, uzun süre dinmedi. Romanın sonunda yer alsa da bu dalganın tüm hikâyeyi ve karakterlerin yönünü baştan itibaren şekillendirdiğini söyleyebilir miyiz?

Ülkemizin bize yaşayarak öğrettiği bir gerçek bu. Ne yaparsak yapalım, nasıl bir tutum takınırsak takılalım bu gerçekten kaçınamıyoruz. Bilincinde ve ayırdında olmasak, böyle bir niyet taşımasak bile tüm eylemlerimizin ve tercihlerimizin politik olduğu bir düzlemden, zaman diliminden geçiyoruz. Evimize aldığımız ihtiyaçlarımızın üreticisinden sosyal medyada takip ettiğimiz sanatçılara, izlediğimiz kanallardan okuduğumuz kitapların yazarlarına, her konuda tercihlerimizin bizi bir tarafa çektiğini fark ettik. Ayrıştık ve ayrışma konusunda bilinçlendik. Bu bizim tercihimiz değildi, yaşadıklarımız bizi tepkisel olarak mevziledi. Sosyal medyada “solcu un” arayan insanın milyonlarca beğeni toplamasının altında yatan şey sanırım bu. Romandaki karakterler de yaşadıklarıyla mevzileniyorlar. Kenan, 1 Mayıs’a gitti ve orada yaşadıklarıyla biçimlendi. Neşe, Gezi’de gözaltına alındı ve Gezi direnişi esnasında yaşadıklarıyla hayatı değişti. Toplumsal olaylar bizi şekillendiriyor, bundan kaçışımız yok. Karakterlerim de yaşadıklarından etkilendiler ve başkalaştılar. İnançlara ve inanışlara bu kadar bağlanmamızın altında yatan sebebin de bu olduğunu düşünüyorum. Bizi inanışlarımıza sıkı sıkıya bağlayan toplumsal hadiselerin tam ortasındayız. Milli bayramların ve günlerin halk tarafından bu denli coşkuyla kutlanılmasını ve sahiplenilmesini, tabii ki geçmişe duyulan özlemle bağdaştırabiliriz ancak sadece bununla açıklayamayız. Bir refleks var. Saldırıya karşı direnme ve değerlere sahip çıkma tutkusu bunun altında yatan başat durum bence. Bunu da politize olmayla tanımlamaktan doğal bir şey yok sanırım.

Bu seriden sonra seni en çok hangi dönem, hangi ses ya da hangi hikâye yazmaya çağırıyor?

Henüz neyin ve hangi zamanın hikâyesini anlatacağımı bilmiyorum. Önümüzdeki yıl yeni bir şeyler yazarsam bu yeni bir yetişkin romanı olmayacak. Biraz ara vermek istiyorum. Bir yandan da gençlik romanları yazıyorum, onların üretimine odaklanacağım sanırım. İleride bir gerilim ve polisiye yazmak istediğimi biliyorum. Ancak ne hikâyesi ne de zamanı belli. Ufak tefek, aklıma gelen çok fazla konu var, üzerine düşünmem ve hazırlanmam gerekli. Şimdilik çok erken, bunu söyleyebilirim.