Çok ilginç bir çağın insanlarıyız biz. Aslında nesil olarak kendimi baz alırsam daha da garip. 19. yy. sonları 20. yy. başlarında devrim niteliğinde birçok teknolojik ve bilimsel gelişim olmuştu. Bu gelişimlerin sonuncunda iki kez savaşa sürüklenen dünya bir süre bu konuda yavaşlamıştı. Teknoloji ve bilimin tekrar şahlandığı yıllarda yani 20. yy. sonlarına doğru dünyaya gelmiş olan ben, benden önceki 10 yılla birlikte hızlı bir değişimin içine doğdum. Uzun süre büyük savaşlardan uzak kalmış dünya sonunda nefes alıp gelişmeye ve bilimle büyümeye yönelmişti o yıllarda. Çok hızlı olan bu değişimin en büyük örneği, doğduğum yıllarda ankesörlü telefon bulamazken, şimdi telefonsuzluk hayal bile edilemiyor. Hal böyle olunca da devrimlerden devrim, evrimlerden evrim beğenir olduk. Bundan memnun olan ya da olmayan kişiler haliyle mevcut.
İşte böyle bir ortamda tabii ki sinemanın da bundan etkilenmemiş olduğunu söylemek mümkün değil. Önceden insanların özlem duyduğu, hayal ettiği şeylerin günümüzde hayallerin ötesine geçmiş oluşuna net bir şekilde şahit oluyoruz. Hal böyle olunca da sinema da teknolojinin gelişimi ve kullanımı da artıyor. 80’lerde sinema yapan birinin hayal edemeyeceği bir teknolojiye sahip şu andaki sinema stüdyoları. Özellikle Amerika’daki stüdyoların başını çektiği bu durum, çoğu filmin stüdyolardan dışarı çıkmadan çekilmesine olanak sağlıyor. Salonlarda artık şimşeklere hükmeden adamları, bir saniyede dünyayı turlayan kahramanları görmek bizi şaşırtmıyor. Oysaki ilk sinema gösteriminde “Trenin gara girişi” görüntüsünde insanlar salonda yerlerinde oturamamış, korkup kaçmışlardı. Teknolojinin her alanda gelişmesi ve büyümesi insanların hayatını kolaylaştırıyor gibi düşünülse de aslında böyle düşünmeyenlerin sayısı da azımsanamaz. Bu sebeptendir ki sinema sektöründe şu an her şeyin önünde olan bir furya var “Ütopyalar ve Distopyalar”. Şu an için sinema sektöründeki yerlerini “60’ların kovboy filmleri” olarak tabir etmek hiç de abartı olmaz. Aslında “Gelecekte ne olacak?” soruları sanayi devriminden sonra gelişmeye başlayan teknoloji ve en büyük destekçisi kapitalizmin sınırlarını belirlemek için hep soruluyordu. Bu da insanların var olan tüm bilgiye sahip olmak istemesi ve gelecek kaygısıyla alakalı bir durum tabii. İnsanlar önce çok iyimser baktılar olaylara. Ütopik düşünmeyi tercih ettiler. Gelişen teknolojiyi iyiye yöneltmek için her şeyi yaptılar. Yazarlar umutla baktılar. Çünkü sürekli savaş halinde olan bir dünyada yaşayan insanları düşünürsek, marketten rahatça ekmek almak çok büyük bir lüks. Amma velakin günümüzde teknolojinin beklediğimiz gibi iyilik saçan, insan hayatını kolaylaştırmaktan başka bir işe yaramayan bir gelişim süreci olmadı. Beklenenin aksine, manipülasyon – asimülasyon – emparyal emeller uğurunda en büyük araç oldu. İnsanları manipüle edip yönlendirdi. Teknoloji kimin elindeyse onun isteklerine göre hareket etmeyi, onun düşündüğü gibi düşünmeyi sağladı. Bir nevi tek tipleştirmeyi sağlayan araç oldu. Bunu yaparken gerek medya aracılığıyla gerek teknolojik aletler aracılığıyla yaptı. Yani ütopyalarda hayal edilen “ışıl ışıl bir dünya” tersine “karanlığa gömülen dünya” oluşmaya başladı. Haliyle bunu gören aydın kimselerde distopyalar için kollarını sıvadılar. Distopyalar şu an günümüzün “Geleceğe ışık tutan” aynaları görevinde. Distopik bir eser yapımında özellikle reel şartlardan kopmamaya özen gösteriliyor. Reelden örnekleri geliştirerek “Bakın aslında gelecek o kadar uzak değil” mesajını veriliyor. Bana göre bunlar birer günah çıkarma eseri. Bu gerçeklik esasında bugün hakkında lakırdayacağım film “Ready Player One”.

“Jurassic Park” tan sonra bilim-kurgu sinemasından uzaklaşan Spielberg’in yeni distopik filmi “Ready Player One”. Spielberg’in sineması inanılmaz bir yolculuk. “ Jaws” ile başlayan bir yolculuk (daha öncesinde filmleri var ama parladığı filmdir “Jaws”) “Üçüncü Türden yakınlaşmalar”la bilim- kurguya doğru kayıyor. Sonrasında hep çekmek istediği “ Indiana Jones” filmiyle devam eden macera da “E.T” ile bilim-kurgu sinemasındaki yerini perçinledi. Sonrasında ne olduğunu bilmemekle birlikte birden “Güneş İmparatorluğu” ile propaganda filmlerine eğilen Spielberg kalitesini bu alanda da net bir şekilde gösterdi. Yönetmenlik kalitesinden kesinlikle şüphe duyulamayacak bir konuma gelen Spielberg daha sonrasında “Jurassic Park” ile bilim-kurguya tadımlık bir geri dönüş yapıp tekrar propaganda filmlerine yöneldi. Arada “Sıkıysa Yakala” ile Oscar’a yönelik bir film çekmesi dışında 2015’e kadar sürekli olarak propaganda ve stüdyo filmlerinden devam eden Spielberg kendi izleyicisinin “Bilim-kurgu yap artık abi!” çağrılarına kayıtsız kalamadı. Önce bir animasyon film “ The BFG” ile ısınan Spielberg , “Ready Player One” a adeta zemin hazırladı. Sonrasında bu projeyi duyuran Spielberg dünyayı öyle bir salladı ki herkes adeta kolları sıvadı ve bu filmi bekler oldu. Çünkü “Ready Player One” aynı zamanda bir romandı. Kült bir roman olan hikayenin Spielberg gibi bir üstadın ellerinde nasıl sinemaya uyarlanacağı büyük merak konusu oldu. Çünkü roman inanılmaz fazla ikonu ve karakteri barındırıyordu. Aynı zamanda tabiri caizse “Geek” tayfanın sahiplendiği bir roman olması da detayların kati suretle atlanmaması gerektiğini izleyicisinin ve kitlesinin büyük beklentileri olacağı bir film olacaktı. İşin başında Spielberg olması da durumu biraz daha heyecanlı hale getirince aslında yılın en beklenen filmlerinden biri oldu. Filmin bütün pre-production süreçleri herkes tarafından takip edilmeye başladı. Cast belirlendi önce. Tye Sheridan – Olivia Cooke gibi yeni nesil oyuncular vardı başrolde. Sonrasında kötü karakter olarak öyle biri açıklandı ki bir durup “Allah Allah” nidalarıyla koşmamıza sebebiyet verdi. Deadpool’un kankası Weasel yani T.J Miller! Sonrasında üzerine bir de bilim-kurguların sevilen aktörü Simon Pegg açıklanınca cast açıkçası tadından yenmeyecek bir hal aldı. İyice ağız sulandıran bu durumlar karşısında seyircinin beklentisi iyice yükselirken film çekimleri başladı. İlk fragman yayınlandı. Ve her yerden “Kral geri döndü”, “Olması gereken yerdesin Spielberg” nidalarıyla film iyice şahlandı. Şimdi bu kadar beklenti arttı. Peki bu film ne anlatıyor?

Konusu “Küçük yaşta ailesini kaybeden Wade Watts teyzesiyle birlikte yaşamaktadır. Zor koşullarda distopik bir dünyada yaşayan Watts’ın gerçek dünyadan uzaklaşmak için The Oasis adındaki oyunda vakit geçirir. Tüm dünyayı etkisi altına almış bu oyunun kurucusunun ölmesiyle birlikte oyunun içerisine anahtarlar saklamıştır. Bu sakladığı anahtarlara ilk ulaşan oyun evrenine ve tüm şirketin sahibi olacaktır. Hal böyle olunca böylesi bir büyük şirkete sahip olmak için oyuncular sürekli bir mücadele içine girer. Bir süre sonra şirketlerinde işin içine girmesiyle oyun olmaktan çıkan Oasis’e hakim olmak için herkes her şeyi yapmaya hazırdır…”

Konusu itibarıyla aslında var olan dünyadan çok uzak olmayan bir konu gibi dururken tarihi 2045 olarak belirterek bunun gelecek olduğunu işaret ediyor hikayemiz. Filmi izlerken aslında hiç de yabancı değiliz o dünyaya. Çağımızın en çok tartışılan konularından biri aslında “Sanal gerçeklik – Sanal kimlik ve Gerçeklik”. Günümüzde ideal benimizi oluşturmak için birçok persona kullanan bizler için aslında “2045” gibi uzak bir tarihe gerek yok. Hal böyle olunca filmde günümüze dair inanılmaz eleştiriler buluyoruz. Yazarımız bu kitabı yazarken bir hayli iyimser davranıp “Durun biraz daha var,” deyip uzak bir tarih vermiş olsa da aslında filmi izlediğimizde “Yahu bu aynı ben!” diyerek kendimizi sorguluyoruz. Filmde en öne çıkan kısımların başında yaratılan film evreni geliyor. Harika bir sanatsal işçilikle bezenmiş film yaşanılan dönemdeki buhranı-gerçeklik karmaşasını çok iyi bir şekilde gösteriyor. Özellikle geçiş görüntüleri ile anlatısının büyük bir kısmın destekleyen film, yaşanılan evreni tanıtma konusunda cimri davranmıyor. Bol bol insan manzarası kullanan yönetmen, özellikle “sanal gerçeklik “ kavramının “ gerçeklik” kavramının önüne geçişini yine insanlarla aktarıyor. Hikayesinden çok kopmamakla beraber karakter tanıtımını da sanal profiller üzerinden yapan film distopik geleceğin karanlığında bize aydınlığı aratıyor. Spielberg gibi bir üstadın sinematografik açıdan pek kendi sınırlarını zorlamasına müsaade etmeyen film, sinema teknolojisini en son raddesine kadar kullanıyor. CGI teknolojisini merkezine alan film “Avatar” filminde görmüş olduğumuz teknolojinin en iyi kullanıldığı filmlerden biri. (Bana göre Avatar’dan sonra en iyisi). Hal böyle olunca sinematografik açıdan çok fazla eleştirel bakamasak da film senaryo açısından muazzam işlenmiş. En ufak detaylar bile atlanmadan bir şekilde beyaz perdeye aktarılan roman, hakkı verilerek sinemaya çevrilmiş.( Olabileceğinin en iyisi babında 🙂 ) Genel olarak roman ya da hikayelerin sinema evrilme sürecinde kitaptan ayrıntılara ya fazla yer veriliyor ve senaryo geri planda kalıyor ya da tam tersi durum oluyor kitap geri planda kalıyor. Hal böyle olunca bu filmde de böyle bir korku içerisine girmiştik. Bu konuda Spielberg’in durumu iyi kotardığını söyleyebiliriz. (Kitabı okumadığım için genel kanıdan hareket ediyorum.) Sinemasal açıdan teknoloji ile birleşen roman adeta bir görsel şölene dönüşmüş. Film distopya olmasından dolayı da bir hayli eleştirel. Günümüzün de hastalığı olan sosyal medya ve teknoloji üzerinden yozlaşan ve gerçeklikten uzaklaşan bir toplum portresi çizilmiş. Yani bir nevi lafı söylerken çuvaldızı da seyirciye batırmış. Film her ne kadar eleştirel ve ayrı dursa da bir şekilde büyük stüdyolarda çekildiği ve yapımını bu stüdyolar üstlendiği için bazı propagandalardan maalesef kopamıyor. Hollywood yapımlarının da maalesef bir vizyonu var. Film bu vizyonuna hizmet etmeyi unutmuyor. “Umudunu kaybetmiş dünyaya umudu getiren beyaz Amerikalı bir çocuk” portresi artık biz izleyicileri biraz yorsa da bu filmde bir şekilde görmezden gelinebilir.

“Gerçekliğin sınırı hayal edebildiğin kadardır” diyen filmde aslında neyin gerçek olduğunu sorgulamak yerine kendi gerçekliğini var etmen gerektiğinin altı çiziliyor. Bu kötüye giden günümüz dünyasında aslında sunulan “Yeni nesil Pollyannacılık”. Yani distopik bir dünyayı anlatırken sonunda ütopik bir kahramanla ütopyaya dönüştürmesinden bahsediyorum. Yani var olan düzene siz bir şekilde ayak uydurun bir gün illa ki bir Amerikalı gelip size doğru yolu gösterecek diyor film. Bu da “yeni nesil Amerikan rüyası” . Tabii ki büyük stüdyoların çekmiş olduğu bir filmde kültürel emparyalizm ögelerinin olmamasını beklemek en büyük ütopya. Gerçeklik ve Sanal gerçeklik kavramının güzide bir şekilde eleştirildiği filmde en can alıcı noktalardan biri de baş karakterin aşık olduğu sanal karakter ile ilgili konuşulan kısım. Sanal dünyada ideal bir formda yaratılan profillerin güvenilirliğinin sorgulandığı film, aslında bu gerçekliğinde gerçeği ne kadar yansıttığına dikkat çekiyor. Var olan toplumun ötekilerine de dikkat çeken film gücünün bir kısmını da aslında buradan alıyor. Yetim bir başkarakter, yüzündeki yaradan ötürü kendini bir şekilde toplumdan soyutlamış bir kız ve diğerleri. İdeallik maskesinin arkasına saklanmayı yeğlemiş bireyler. Ötekiler üzerinden verilen mesaj her ne kadar derinine inildiğinde amaç uğruna lekelense de yine de mesaj iletme yolu olarak bunu tercih etmiş olması hikayenin anlatısında önemli bir yerde. Gerçek kavramlar ve sanal kavramların iç içe geçtiği bir dünya portresi çizen filmde “Beynine girmek için kalbini hackliyor” gibi melez kavramlarla dolu cümlelerde görüyoruz. Bir nevi bu iki gerçekliğin iç içe geçişinin net bir şekilde gösteren film aslında bu çatışmadan öteye gitmiyor. Hikayenin de en temel kavgası bu iki gerçekliğin karşılaştırması olması da filmin bu düzlemde kalmasını sağlıyor. Filmin özellikle hikaye konusunda en zorlayıcı kısmı ise finali. Normalde film formüllerinde giriş – gelişme -sonuç mantığı olur. Bu mantıkta sonuç kısmında katharsis noktası olur film zirveye çıkar ve sonrasında hikaye çözülerek biter. Özellikle ana akım sinemada bu net bir şekilde işler. Lakin bu filmde beş katharsis vardı ve birbirlerine çok yakınlardı ama bir türlü film sona yönelmedi. Zorlayıcı dediğimde aklınızda kötü bir anlam gelmesin, en iyi film seyircisine saygı duyan ve seyircisine eşsizlik yaşatan filmdir. Bu filmde gayet başarılı bir final izliyoruz. Finalinin tek katharsisle bırakmış olduğunu düşündüğümüzde filmin çok sıradan bittiğini düşünürdük ve filmin finali filmin % 50 si olduğunu düşünürsek bence bu sıradanlığı bu katharsislerle çok başarılı bir şekilde sunmuş. Bu da finalin çarpıcı olması için yeterli olmuş.

Velhasıl kelam Spielberg’in bilim-kurguya geri dönüşü ve bir geek işi yapmış olmasıyla yeteri kadar izlenilesi sebebe sahip olan film, özellikle beni sinemada izlemelisiniz diyor. Büyük keyiflere gebe olan filmi izleyenlere afiyet, izlemeyenlere de “sinemada izleyiniz “ diliyorum.
