Charles Bukowski; 20. yüzyılda üzerinde en çok konuşulan ve aynı zamanda en çok yanlış anlaşılan isimlerden birisi. Charles Bukowski’yi anlamak -ya da anlayamamak- özünde underground kültürün ne olduğunu anlayamamaktan doğar. Charles Bukowski’nin günlük rutini, öğleden sonra uyanması, güne viski içerek başlaması, ucuz bir kafenin karanlığında bir deftere aldığı notlar, küfretmesi, kaldırımlarda aylaklık etmesi, bir kadını arzulaması ya da aşık olması, devam etmesi… İşte tüm bunlar, Bukowski özelinde incelendiğinde çok özgün, çok gerçek ve çok yalın olan bu detaylar, deforme edilmiş underground kültürün özelinde bir modaya, bir yaşam tarzına dönüştürülmeye çalışıldıkça anlamını yitirdiler.
Dolayısıyla Charles Bukowski ne kadar gerçek ve özgünse, onun izleyicileri o denli sahte ve yapmacık görünür oldular (Bazı istisnalar dışında). Sistem her şey gibi underground kültürü de poplaştırmayı denedi ve bir meta olarak tüketilebilir hale getirerek pazarlamak istedi. Ve bu alanda en çok okunan yazarlardan biri olan Charles Bukowski en büyük deformasyona uğrayan isim oldu. Sonuç olarak Charles Bukowski’yle uzaktan yakından ilgisi olamayan bir çevre kendini “Bukowskici” olarak adlandırarak onu deforme etmeye, onun edebiyatının içeriğini boşaltarak çakma bir Bukowski kültürü oluşturmaya başladı. Dolayısıyla, Bukowski’yi sahiplenen ve gerçekten bu edebiyatı ruhunda duyan kişilere düşen görev Bukowski’yi kurtarmaktır. Bukowski’yi lekeleyen bu çakma underground çevreler, underground kültürü bir moda gibi üzerine giyip kendini pazarlayan bu meta fetişistleri, bir Pop nesnesi olarak bir “Buko” markası yaratıp onu Marx&Spencer’ın yanına koymaya çalıştılar -ki olacak iş değil.

Tekrar Buko’ya dönelim. Bukowski öykülerinde kendini anlattı, hiçbir edebi sanata başvurmadan, üzerinde oynamadan ve bir “edebiyatçı” kimliğiyle değil bir “serseri” kimliğiyle öykülerini oluşturdu. Dolayısıyla anlattığı yalın gerçeklik, okuyucuyu ilk andan itibaren içine almayı başardı ve Bukowski’nin kitapları 20. yüzyılın en çok satan kitapları arasında yerini aldı. Bu kitaplar ne kadar çok sattıysa, o kadar az anlaşıldılar. Daha doğrusu hiç anlaşılmadılar.
Buko’nun edebiyatını önemli kılan, hiçbir deformasyona uğratmadan kendini ortaya koyabilmesiydi. Buko yüksek bir yere çıkıp “İşte underground kültür budur. Beni örnek alın” demedi. Ama takipçileri, bu öykülerin deneysel doğasını anlamak yerine birebir Bukowski’nin yaşantısının ucuz bir taklidini ortaya koyarak, “Biz underground”ız etiketini sahiplenmeye çalıştılar. Oysa gerçek bir “underground”ın düşüneceği en son şey, düştüğü karanlık çukurda kendisine yeni bir etiket edinmek olabilirdi. Sonuç olarak Bukowski’de çok gerçek, özgün ve çılgın görünen detaylar, bu çakma underground kültürünün üyeleri elinde anlamsızlaştılar, içeriğini yitirdiler.
Sonuç yerine birkaç kısa notla yazıyı sonlandıralım:
- Bukowski’yi okumaya John Fante’den başlayın. Bilhassa “Toza Sor”dan. Bukowski’ye göre edebiyatın zirvesi bu romandır.
- Mümkünse Bukowski’yi yalnız okuyun, mümkünse bir odada değil bir kafede, kaldırımda ya da yolda okuyun. Hatta özellikle rahatsız edici bir yerde okuyun.
- Bukowski’yi okurken satırların altını çizmeye çalışmayın. Kendinizi öykünün akışına bırakın. Aslolan cümleler değil öyküdür.
- Anımsayın, bir yazar en çok da sıkıldığı zamanlarda kendini yazar. Bu nedenle önceliğiniz “deneyim” olsun her daim. Çünkü doğru an geldiğinde “deneyim” kendi kendini yazdıracaktır.
