Zor günlerden geçiyoruz. Arkadaşlarımla iletişimimiz sadece telefon üzerinden ilerliyor, ailem başka bir şehirde olduğu için göremiyorum. Evin içinde üç köpeğim (evladım) ve eşim ile bir yaşamı paylaşıyoruz. Bazen hepimiz bir koltukta sessizce bu izolasyonun geçip gitmesini bekliyoruz. Bekleyince geçeceğine inanmak yanılgısına mı düşüyoruz ne!

Ne kıymetliymiş sokaklarda bomboş gezmek, ne kıymetliymiş arkadaşlarla kurulan sofralar, ne kıymetliymiş bir kitabı okuyup kalabalıklar içinde konuşmak, tartışmak, incelemek!

Soyutlandık yaşamdan. Binaların içinde doğadan uzak yaşamın sancılarını, doğaya kaçarak alt etmeye çalışırken binaların içine hapsolduk.

Benim duygularla baş etme yöntemim her zaman kitaplara sığınmaktır. Bir süredir yetişkin edebiyatından daha çok çocuk edebiyatı okuyorum. Çocuk edebiyatından yaşımız ilerlese bile kopmamamız gerektiğini bu süreçte bir kez daha anlıyorum. Çocukluğun masumiyetine değil belki ama çocukluğun gerçekliğine sığınıyorum. Onların algıladığı gibi net, pürüzsüz, sade algılamak istiyorum.

Tam da bu duygularla Hacer Kılcıoğlu ile tanışıyorum. Kitabın adı çekiyor kendine: İyi Günler Eczanesi.

Gerçek bir yaşamın ilk sahnesini canlandırır gibi “İyi günler” diyerek selamımı veriyorum kitaba ve bir çırpıda okuyorum. Kimlerle tanışmıyorum ki bu eczanede? Hazal, Sevinç Hanım, Elvis Amca, Çıtırlar, Faik Amca, Teyzoş, Bayram, Tilbe, bir kedi ve bir karga…

Okudukça zihnimde kitaba ve yaşama dair sorular belirginleşiyor. Not ediyorum, yazıyorum, siliyorum ve yeniden yazıyorum.

İşte böyle gerçekleşti Hacer Kılcıoğlu ile buluşmamız.

Kılcıoğlu ile yazmanın anlamından, çocuk edebiyatından, “ötekileştirmek”ten, okur olma sürecinden ve pandemiden konuştuk.

Gökyüzü memleketinin çocukları bir arada!

Nihan Kaya Kırgınlık romanında bir yazarın yazma nedenini “Okura. Çünkü o olmasaydı, yazılanlar gerçek anlamıyla tamamlanamazdı.” şeklinde açıklar ve kitabını okura ithaf eder. Yazmanın sizin için anlamı nedir? Okurun yazma sürecindeki rolü sizce nedir?

Çocuk okur için yazıyorum. “Tek istediğim, istediğim her şeyin olması,” diyen birine yazıyorum. “Hindistan’a gitmeyi çok istiyorum,” deseniz, hadi yarın gidelim, diyen birine. İçi uçurtma doludur onun. Çiçeklidir günleri. Dolayısıyla benim için çocuğa yazmak, çok ciddi bir iş. Çocuğun yaratıcılığını artıracak, merakını gıdıklayacak, içindeki uçurtmaları gökyüzüne salması için yüreklendirecek, onun ağız tadına uygun cümleler kurmalıyım.

Kitaba dair sorularıma öncelikle kitabın ismi ile başlayalım. Başkahramanımız Hazal’ın sorumluluk sahibi annesi Sevinç Hanım’ın eczanesinin adı, kitabınızın da adı aynı zamanda. İyi Günler Eczanesi, insanların sadece ilaç almak için gelip geçtiği bir yer değil. Burası herkesin hayatını paylaştığı bir mekân. Olayların bir kısmı da bu eczanede geçiyor. Bu ismin ortaya çıkma hikâyesini öğrenebilir miyiz?

İyilik çok gereksindiğimiz bir şey. Dünya tuhaf, bugünlerde epey tuhaf, diye biz de tuhaf davranacak değiliz. İyiliği arayıp edinmemiz gerek. Yakın arkadaşımın eczanesinde, adı bu değil, çok zaman geçirdim. Gözlemledim. İyi günler adını çok yakıştırdım bu eczaneye çünkü o mekân iyilik dolu bir mekândı, kitap da cup diye atladı bu isme…

Kitabınız aracılığıyla Markus Zusak’tan Oscar Wilde’a, Ursula K. Le Guin’den Vladimir Tumanov’a kadar birçok yazar adı ile karşılaşıyor okur. Bu yazarları okumamış okurlar için güzel bir tanıştırma yöntemi. Bu yazarları seçmenizin özel bir nedeni var mıydı?

Evet bu yazarları seviyorum. Pek çok başka güzel kitabın yazarını sevdiğim gibi. Bu yazarların kitaplarında çocuğun gözleri sayfalarda dans eder adeta. Çocuk, okuduğundan daha fazlasını anlar. Çünkü bu yazarlar çocuk gülerse dünya güler, diye bakarlar hayata.

Çocuk edebiyatını eğitim malzemesi olarak gören anlayışa katılıyor musunuz? Sizce çocuk edebiyatının görevi nedir? Eserler mutlaka ders ya da öğüt verme sorumluluğu taşır mı?

Bin kere hayır. Çocuk edebiyatının böyle bir görevi, sorumluluğu yok. Olmamalıdır. Çocuk kitabı, çocuğun öğrenci olmayan yanına seslenmelidir. Geleceğe hazırlamak adına çocuğa bilgi yüklü kitaplar sunmak çocuğun kitapla ilişkisini bozar. Hep diyoruz ya, hayat-edebiyat dengesi iyi kitaplarla çocuğu okumaya alıştırırız ancak. 

Çocukların etrafında yaşananları genellikle tam olarak algılayamadığını düşünürüz. Bu büyük bir yanılgıdır bana göre. Hazal da on iki yaşında olmasına rağmen iletişim kurduğu herkesin vücut dilini okumayı, ona göre davranmayı öğrenmiş. “Zaten herkesin huyuna gidiyoruz. Annem sinirli şu an, kaşları tavana kalkmış durumda. Fen dersinde ne öğrendik? Kaşların görevi gözü korumak. Annemin kaşları konusunda ne öğrendik? Kaşlar annemin olumsuz duygularını belirtmeye yarar.” cümlelerinde de bu farkındalığını açıkça ortaya koyuyor. Peki biz yetişkinler, çocukların kırgınlıklarını, hayallerini, yardım isteklerini nasıl anlayacağız?

Harika bir soru. Hayatımızın yönünü iç dünyamız belirler. Şöyle bir hayalim var: Çocuğumuzun iç dünyasını anlamak için önce kendi duygularımızın farkına varmayı, kendimizi tanımayı öğrensek… Hayat kafamızı karıştırır bazen, bazı duygulara hazırlıksız yakalanırız, böylesi anlarda kendimiz üzerinde çalışarak kendimizle baş etmeyi becerebilsek… Kendi çocukluğumuzun kapağını sık sık kaldırıp oraya göz atsak… Ailede, okulda duygu çalışmaları yapılsa… Hayat bayram olsa…

Romanın kurgusunda birbirinden farklı çevreden çocuklar bir araya geliyor. Hazal kendi yaş grubundan çocuklarla da kendinden büyüklerle de rahatlıkla iletişim kurabilen bir genç kız. Aynı zamanda bir o kadar muzip. Arkadaşlarına isimler takmayı çok seviyor. Kendi çevresinden olmasına rağmen Optik Osman ve yandaşı Cem diye nitelendirdiği çocukları sevmese de bir şekilde iletişimini devam ettirebiliyor. Bambaşka bir çevreden Tilbe ve Bayram’la anlaşmakta güçlük çekmiyor. Aradığı şey belki de ailesinden öğrendiği samimiyetin arayışı. Aslında “ötekileştirme” ile tanışmamış bu çocuklar birer yetişkin olduklarında “ötekileştiren” hâline nasıl dönüşüyor?

Ötekileştirmeyi çocuğa yine biz öğretiyoruz. Biz, evimize temizlik yapmaya gelen yardımcıdan ‘kadın’ diye söz edersek, ‘pis mülteciler’le başlayan cümleler kurarsak, çocuğumuza kapıcının çocuğuyla oynama sakın, dersek… geçmiş olsun. Hazal gibi, ötekileştirmeyi öğrenmemiş bir çocuk, bir daha kimseyi ötekileştirmez. Bence.

Bir kedi ve bir karga da kurguya dahil edilmiş durumda. En dikkat çekici nokta ise kedinin yaramazlıklarına kimsenin tahammülsüzlük göstermemesi ya da karganın Faik Bey’in omzuna konmasının kimse tarafından yadırganmaması. Coronavirüs olmadan önce de şehirde teknolojiye esir, doğaya uzak büyüyen çocuklar şimdi mecburi bir izolasyon sürecinde. Bu izolasyon içinde kediye, köpeğe, kargaya, bitkiye, doğaya sevgi duyan, canlıların yaşama hakkına saygı gösteren çocukları nasıl yetiştireceğiz?

Şu dönemde dikkatimi çokça çeken bir durum var. Hayvan dostlarımıza daha fazla ilgiliyiz. Yaşadığımız zor dönemden ders mi aldık, yoksa insanlardan uzaklaştıkça hayvanlara mı bağlanmaya karar verdik, bende cevabı yok. Çocukların hayvan sevgisini biz yetişkinler zenginleştirebiliriz. Onlara merak duygusu aşılayarak kuşu, böceği, çiçeği cümlelerimizde, kitaplarımızda, yaşamımızda var ederek…

Son bir yıldır olağanüstü şartlarla günümüzü geçirmeye çalışıyoruz. Yetişkinler olarak bizleri bile yoran “izolasyon” hâlinde yaşama sürecinden bir hayli sıkıldık. Bu süreçte çocukların yaşadığı zorlukları ve bunun uzun vadedeki sonuçlarını tahmin dahi edemiyoruz. Bir çocuk edebiyatı yazarı olarak bu süreç çocuk edebiyatında sizce neleri değiştirecek?

Nereye bakarsanız, oraya gidersiniz. Neyi görmek isterseniz onu görürsünüz. Çocuk şimdiki zamanı yaşar. Onun zaman algısını bozmaya hakkımız yok. Gelecek kaygısıyla çocuğun kalbine ağır yükler vermeden, onun umutlarını yok etmeden hayatı kaldığımız yerden sürdürmek gerek. Hayat kendi ritmini bulacaktır. Zamana zaman tanımalıyız. Fırtınanın geçmesini bekleyip görelim.

Okurluk çok uzun bir süreç. Çocuklukla başlayan ve ömür boyu devam eden bu süreçte birçok kitapla buluşan okur hayat görüşünü, değerlerini, kısacası “kendini” yaratıyor. Elbette istisna olarak daha geç yaşlarda kitap okumayı hayatına dahil edip çok nitelikli eserlerle buluşanlar, bunu hayatına yansıtmayı başaranlar da var. Çocukların anne- baba baskısı, öğretmen yönlendirmesi, kitaplardan sınava tabi tutulması durumunu yıkıp “okur” hâline gelmesini nasıl sağlayacağız?

Bu konuda bin gün bin gece konuşabilirim. Çocuğa ilk rol-model ebeveynler. Anne-çocuk ya da baba-çocuk paralel okumalar çok işe yarar. Okunan kitap üzerinde konuşulursa, tadından yenmez. Ailenin bıraktığı boşluğu, varsa eğer, okulda öğretmen doldurursa ne âlâ. Ama ebeveynler ve öğretmen eleştirmen olmamalı. Her çocuk ayrı bir dünya. Zevkleri, kapasitesi, karakteri… Çocuğa okuma alışkanlığı kazandırırken ona seçenekler sunmalıyız. Ya ıspanak ya ıspanak şeklinde olmamalı. Faydalı tamam ama başka faydalı besinler de var. Çocuğu koşu bandına çıkarmadan, o hızı beklemeden okumaya alıştırmalıyız. Kitaptan vazgeçebilme şansı olabilmeli. Beri yandan biz yazarlara düşen görevler de var. Çocuk edebiyatı değişen dünyaya ayak uydurmak zorunda, dolayısıyla bizler de bunu dikkate almalıyız.

Siz çocuk edebiyatına gönül vermiş çok önemli bir yayınevi ile çalışıyorsunuz. Günışığı Kitaplığı’nın bu konuda nasıl titiz çalışıp her kitapta ne denli heyecan duyduklarını gözlemleme imkânına sahip oldum. Çocuk edebiyatı başka alanlarda birçok yayınevi ile üretimine devam ediyor. Tabii ki dileğimiz kitaplar aracılığıyla çocuklarımızın dil becerisini ve anlama-sorgulama becerisini geliştirmek. Bu anlamda yayınevlerinin yeteri kadar sorumluluk aldığını düşünüyor musun? Sizce “nitelikli bir çocuk kitabı” nasıl olmalıdır?

Günışığı Kitaplığı. Evet çok kıymetli. Editörüm sevgili Müren Beykan’la birlikte çalışmanın harika sonuçları yansır kitaplarıma. Editör- yazar çalışmasını, yayınevimin kitaplarıma benim kadar heyecanla, titizlikle yaklaşmasını çok önemsiyorum. Keşke aynı özeni her yayınevi gösterse.

İyi bir çocuk kitabı… Bu metnin başından beri anlatıp durduğum pek çok şeye ilaveten, iyi bir çocuk kitabı çocuğun yaratıcılığını zenginleştirmeli, merak duygusunu artırmalı, samimi ve sade bir anlatımla yazılmış olmalı… gibi… gibi…

Benim çocukluğumdaki kutsal kitabım Samed Behrengi’nin kaleme aldığı “Küçük Kara Balık”tı. Hâlâ da yılda en az bir kez okuduğum, sığındığım bir kitap. Sizin çocukluğunuzdaki en önemli kitap hangisiydi? Sizce bu kitabı neden önemsediniz?

Ben çizgi romancıydım. Tenten serisi vazgeçilmezimdi. Tenten’le hayal gücümün çok geliştiğini düşünürüm. Dünyayı onunla birlikte keşfettik gibime gelir. Öte yandan duygusal olarak baktığımda Tenten adaletliydi, hayvanseverdi, meraklıydı, yaratıcıydı, vefalıydı ve eğlenceliydi.

Çocuk edebiyatının ayrı bir dili -hatta belki de jargonu demeliyim- var. Metin, dil, kurgu anlamında yazarın güncel kalabilmesi için “çocukları” sık sık takip etmesi gerekiyor. İnternet, televizyon, teknoloji geliştikçe farklılıklar doğuyor. Sizce çocuk edebiyatı yazarları çocuk edebiyatı kitapları okumaya devam etmeli mi?

Kesinlikle. Dünyayı kendimizden uzak tutamayız. Yazmak yaşadığımız yerlere işaretler koymaktır bir bakıma. Başka işaretleri görmek bizi zenginleştirir. Hatta şöyle söyleyeyim, yazdığımdan daha çok okuyorum.

Çocukların hayal güçleri karşısında çoğu kez şaşkınlığımızı gizleyemesek de çocuk edebiyatını oluşturanlar da yetişkinler. Dil kullanma becerisi, deneyim, olgunluk gibi kavramların etkisini bir kenara bırakarak düşünürsek neden onların edebiyatını onların yaratım gücüne emanet edemiyoruz?

Çocukken her yıl başka biri olursun. Bana göre büyümek benzersiz bir deneyim. Yine bana göre varmak değil, yolun kendisidir öğretici olan. Çocuk için yazma eylemini çocuğa bırakmak… Konfor alanından çıkarılıp hayata salıverilmiş öyle az çocuk var ki. Çocuk, kendi duygularını tanıyıp onlarla baş etmeyi öğrenene kadar çok uzun zaman geçmesi gerekiyor. Eğitim+ yaşamboyu öğrenme gereğini de katarsak hesaba… Şunu demek istiyorum: Bırakalım çocuk, okusun önce, biriksin duyguları, onları tanımlasın, sonra yazmaya başlasın. İçimizde bir kitap varsa kimse bizi durduramaz. Edebiyat uzundur, aceleye gerek yok.