Malatya uçağın inişi ile birlikte bir türlü bitmeyen kitabım “Homo Deus”u kapatıyorum. Evet, “gereksizler” diye bir sınıf olacağız, robotlar şöyle yapacak falan filan. Ben bunu düşünürken koridorun diğer tarafındaki teyzem, iniş korkusu ile fısıldayarak dua okuyor, onun yanındaki az önce yaptığı sevap muhabbetinden sözü nasılsa Malatya’daki ev fiyatlarındaki artışa getirmiş ve aynı zamanda yan gözle El Kaide’den daha tehlikeli bakışlarla şortuma ters ters bakıyor. Sağımdaki yeni üniversite öğrencisi oldukları belli gençler ise yatay geçişle bu şehirden nasıl kaçacağının derdinde. Bunları görünce ikna oldum, robotlar en sonunda bize bakıp kesin “Lanet olsun, bırakın ne halleri varsa görsünler!” diyecekler.

Bu tedirgin genç çocuklara bakınca aklıma İTÜ’de aldığımız ekonomi dersi geliyor. IMF’den gelen para, Arjantin krizi ile benzerliğinden gereksiz gurur duyduğumuz ekonomik krizimiz ve yıllık kalkınma planları havalarda uçuşurken hocamız bir olayı anlatmıştı: Sokak röportajında spiker yaşlı bir teyzeye “Yeni zamlar için ne düşünüyorsunuz?” diye sormuş. Teyzemiz “Evladım önceden fırından 3 ekmek alırdık şimdi 9’a gücümüz yetiyor bunların yüzünden.” diye cevap vermiş. Arkasından hocamız “İkame teorisi budur arkadaşlar.” demişti yani “Ete gücün yetmemeye başlarsa daha fazla ekmek alırsın. O zaman sınıftan utanıp diyememiştim “Hocam biz zaten Malatya’da her öğün 3 adet olmak üzere günde 9 ekmek alıyoruz.”

1985-90 yıllarına gelirsek aile devletin temeli ise Malatya’nın temeli “fırın”lardı bize. İstanbul’da somun ekmek yerdin ama Malatya’da tahıl devriminin tek mirası ve tek gerçek “açık ekmek” diye bilinen lavaştı. Her gün evin en küçüğü fırına gider (bu gidiş gitmelerin en çılgınıdır bir ergen için), başka bir şey mümkünmüş gibi “Gelirken ekmek al!” denir (Gerçi ne zaman “Bir şey lazım mı?” desen “Gelirken ekmek al!” denir). O ekmeklerden biri gelirken yarıya kadar sıcak sıcak yenir. Bazen evden çıkmak istediğinde gizli cümle “Anne ekmek lazım mı?”dır. Bu dönem fırınlarına ek, memur ailemizin balkonda geçen uzun ve bol karpuzlu yaz tatilleri, dedemin şehre her gelişinde tanışlara sorduğu hep aynı sorular: Sizde kaç kök kayısı var, sizin kayısı da yandı mı, kayısı bu sene kaç para… (Bunlar kesmezse hemen hazır başka sorular vardı: Sen kimlerdensin? Falancanın neyisin? Vb.) Balkonlardan sarkanlar, domates, biber ve patlıcan kuruları ile sınırlı değildi; kocaman göğüslerini yastık yapmış, “siyaset meydanı” gibi sonsuz uzun süren ve bir şeye bağlanmayan, teyzelerle mizansen tamamlanıyordu. Cam konserveler, salçalar ve daha nice şey. “Ekonomik imkansızlıklar insanları yakınlaştırır” diye bir teori varsa hafızamda bunu destekleyecek yeterli kanıt mevcut.

Bu güzel yılları izleyen 1990-93’lerin atari salonları (sadece ortaokul harçlığımızı değil alabileceğimiz onca güzel protein karbonhidrat ve gerekli ne varsa yemiştir “street fighther” oyunu ve kahramanları), duvarlara astığımız spor araba kartpostalları, Bmx bisikletlerden Bianch 18 viteslere geçiş, Özal, Anavatan Partisi ve onun arı kovanı ve arılı amblemi, her evde bu amblemin oluşu, 1988 yılında Özal’ın Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün açılışında siyah bir mercedes ile geçerken “Semra hadi bir kaset koy da şöyle bir neşelenelim.” deyişi ve bizim Malatyalı haklı gururumuz.

Ve her yerde türemeye başlayan okul kursları, dershaneler… Hiçbirine gitme şansım olmasa da bana o dönemde en üzücü gelen o zamana kadar hiç ayrılmamış arkadaşların arasına giren “dershaneye gidebilenler” ve “gidemeyenler” gelir farkının yarattığı garip kırgınlık. Bugün halen birine borç versem, ödeyeceği zaman parayı geri verenle arama benzer kırgınlık hissinin gireceği çekincesini, niye bilmem, yaşarım. O dönem ayrıca başka şehirlerden babasının tayini ile gelenler sayesinde başka diyarlarda görülmeyen sayıda “deli”yi Malatya’da gördüğümüzü yıllar sonra anladım. (Mercedes Kadir, Deli Yaşar, Leblebici, Haceli, Gız Mahmut, Deli Ali…) Bu deli’lerin şehirde esnaflar tarafıdan yedirilip içirilmesi, sevilmesi ve şehrin rengi ve neşesi olmaları (adlarına takvimler bile bastırılmış), hatta babaannemin onları Allah’ın ermekle erememek arasında kalmış meczup kulları arasında görmesi bugün halen hafızamda hoş bir seda. Bu deli muhabbeti aklıma Malatya’da çokca söylenen bir lafı getirdi, “Bu şehirde okuyan Cumhurbaşkanı (İsmet İnönü, Turgut Özal, Kemal Sunal ve daha birçokları bu şehirden çıkmıştır), okumayan deli olur. (Mehmet Ali Ağca ve Papa suikastı)” derler. Buna da ek, meşhur 44 rakamına hayranlık var. Her nevi plaka ve telefon numarası hastalık derecesinde 44 içermelidir. Bir rakama böyle hayran başka hangi topluluk var merak ediyorum. Hepsine ek Türkiye’nin en iyi taş atanlarının Akçadağ’dan çıkışını, vilayet çay bahçesinde kadın erkek bölümlerinin nedensiz ayrı oluşunu, erkeklerin sadakatinin kaynağının boşanmanın geleneklerce hoş görülmemesine bağlanması… Tamam tamam daha fazla uzatmadan diğer bir döneme geçiyorum.

Ve tabii ki hikâyemin son bölümünde 2000 öncesi yıllar (93-97 diyelim), Özal’ın ölümü ve şehir için bir dönemin kapanması (çok genç yaşta ölenler için hem sevenin hem sevmeyenin vahlaması türünden bir kalıcı hüzün) var. Aynı dönemde hayatımıza giren özel kanallar, “açık filmler”, Can sinemasıyla “erotik” ile tanışma, kız arkadaşını götürdüğün “normal sinema”da yer gösterme görevlisi, bahşiş vermene rağmen kızın omuzuna yaslanmaya yeltensen lamba ile ışık tutmalar ve üniversite sınavı hazırlık döneminin gelip çatması.

Öncelikle “üniversite sınavı” ve “kurtulmanın” sürekli aynı cümle içerisinde kullanıldığı yıllar, kazan da kurtul kalıcı dövme gibi halen kulak zarımdadır. O dönem önündeki ilk engel sınav değil tabi ki sabit maaşlı bir şeyi kazanman lazım, devlet kapısına sırtını dayaman, üniversitede kötü yola düşmemen/yoldan çıkmaman, maazallah öyle “fazladan okuyup” solcu falan şeylerden uzak olman ve kaybolup gitmemen, önce kurtulup sonra kızlara merhaba demen ki bu basit hesapla 22 yaşına kadar Virgin Mary olacağın anlamına gelir, hatta Malatya olsa ne güzel evden gider gelirsin masraf olmaz denilen ama aynı zamanda büyük adam olmanın beklendiği yıllar… Karar verildi, İnönü tıp okuyacak, üniversiteden bir kızla evlenip çift maaşlı olacak, opel vectra alacak ve aile dizilimini sonsuza dek kurtaracaktım.

Yazımın benzer hatıraları olan okuyucular üzerinde nostaljik bir etki bırakmasını umuyorum ama açıkçası bu niyetle başlamadım yazıya. Uçak indi, eve geldim. Ev aynı, koku aynı, duvardaki resimler aynı ama eve dönmek artık mümkün değil.

Yazı Jorde Amado’ya atfedilen güzel söz ve şiiri ile bitsin:

 

“İNSANIN ANA YURDU ÇOCUKLUĞUDUR”

önce ana yurdumuzda yaşarız

sonra göç ederiz gençliğimize

ve ordan orta yaşlılık

derken, ihtiyarlık topraklarımızdayız

 

ve bir gün

kendimizi birden ata yurdumuzda buluruz

kopup da anayurdumuzdan

ölüm hiç aklımıza gelmemiş

ya da hiç çıkmamış olsa da aklımızdan

*Kapak fotoğrafı: Magma dergisi