Gökyüzü pürüzsüz, hava güneşli, çocuklar tavuk çiftliğinden arada sırada rüzgârla çoğalan nahoş kokuyu önemsemeyip sabah keşfine çıkıyorlar. Çiftliğin hemen bitişiğinde başlayan sıra sıra dizilmiş domates fidelerine şöyle bir bakıp fidelerin sona erdiği yerde yeni bir dünya gibi ortaya çıkan çimenlere dalıyorlar. Bu uzun ve geniş bölgede çok çeşitli ceviz ve meyve ağaçları var ve bu alan çocukların asıl hareket mekânı. Çiftlik, bostan ve her yer tek kişiye ait. Araştırmalarından bunu öğrenmişler.

Çocukların hepsi silahlı ve silahlarından gurur duyuyorlar. Gerçi arada birbirlerinin ne taşıdığına biraz gıpta ile baksalar bile takım ruhunu zedeleyecek bir sorun gözükmüyor. Sonuçta onlar birer savaşçı, kiminin belinde plastik su tabancası, iki üçünün sırtında ayva ağaçlarından yay ve ellerinde uçları tel ile sarılarak ağırlaştırılmış ok, bir başkasının kemerine kılıfı geçirilmiş demir oyuncak tabanca, birinde ise şort giymiş incecik kısa bacakları geçip yeri sürten, bele ip ile bağlanmış yine ucuz plastikten kılıç.

İlk defa girdikleri ve heyecanla keşfetmek hissini tattıkları bu yeşili ve ağacı bol deryada ağır ağır ilerlediler. Bazıları dört beş insan boyunu aşan ve neredeyse çoğu gökyüzünü görmeyi engelleyen yaşlı ağaçların kümeleşmesinden sanki hep var gibi duran devasa gölge öbekleri oluşmuştu. Bir gün önce aylak aylak yürüdükleri, rayların kenarından fışkıran gelinciklerin hülyasını tattıkları tren yoluna yine çıkacaklardı ama bugün başka bir diyardaydılar.

Arada yere eğilip düşmüş ve kabuğu yarılmış cevizleri topluyor, hemen sonrasında arazideki meyve ağaçlarına yaklaşıyor, boylarının ulaşabildiği dallardan dut yiyor, kopardıkları elmaları ise ceplerine tıkıştırıyorlardı. Çocuklardan önde yürüyeni birden durdu.

O durunca çetenin tamamı da hareketsiz kaldı. Yerde, gördükleri şeyin etrafını çevirdiler. Ters dönmüş bir kaplumbağaydı. Tersine çevrilmiş bir ev gibiydi. Biraz gözleriyle üstten inceledikten sonra pullu ayaklarına dokundular, kıkırdadılar, pek hareket yoktu. Sonra kımıltı başladı ve arttı. Çocuklardan biri yerden kaptığı bir dal ile baş kısmına yaklaşırken öndeki iki eliyle tutarak kaplumbağayı döndürdü. Önce hareketsiz idi, sonra çok ağır ilerlemeye başladı.

Biraz ileride ikinci bir kaplumbağayı da aynı durumda bulduklarında bu geniş doğal sahada savaşçılık oynama hayallerini erteleyip ama aynı zamanda o savaşçı ruhlarını taptaze bırakarak yeni bir maceraya doğru kilitlendiler. Gözleri, artık sadece o kabuklu, aralarından eğitimine önem verilen bir arkadaşlarının ansiklopedilerde sık sık görüp şaşırdığı, iki çocuğun ise annelerinin La Fontaine hikâyelerinden birinden alıp aktarıp zihinlerine yapıştırdığı, arada tosbağa diye de anılan o garip hayvanı arıyordu yeşil çimlerde.

O gün çocukların gözünde dev bir orman görünümünde olan bostan, çiftlik ve ağaçlar bileşkesinden oluşan doğal alanda toplam yedi kaplumbağa daha buldular. Ters döndürülmüş, ölüme bırakılmış. Hepsini hevesle kurtardılar. Tosbağaların sanki her zamankinden daha hızlı, dünyanın kötülüklerinden kaçarmış gibi çimlerin arasında kaybolmasını izlediler her defasında.

Günün geri kalan kısmında neredeyse zoraki yemek ve bazılarının yine zorla yatırıldığı öğle uykusu dışında bol bol futbol oynadılar, akşama doğru da bir minyatür kale futbol ve sonrasında evlerin duvar dibinde resimli mecmua değiş tokuşları. Teksas, Tommiks ve gözlerini fal taşı gibi açmalarına sebep olan Killing. Gece ise neredeyse tüm mahalle çevredeki yazlık sinemalara saçıldı. Yollarda insanlar birbirleriyle selamlaştı, şakalaştı.

Sabah çocuklardan oluşan çete o günün planlarını yapmadı. Çocuklar çoğu zaman içlerinden eseni yaşarlar, tabii bir grup olduğunda plan yapılması zorunluluğu var gibidir ama gerçekte başlarındaki lider onları sürükler, onlar da itaat ederler. Bu çete diğerlerinden yani bildik tarifle akla gelenlerden farklıdır. Onlara mahalle çetesi adı da verilir ve her mahallede en az bir tane bulunur. Tamlamadaki isim korkutucudur ama yaşları altı yedi yaşında olan bu çocuklar ise meraklı, araştıran, keşfeden ve her an yeni bir maceraya yüksünmeden, tembelliğe kaçmaksızın atılabilen bireylerden oluşuyordu. Meyve lekeli ceplerinde çakıyla oydukları sapan taşıyor buna mukabil kalpleri giderek daha fazla güzellikle bezeniyordu. Hedef olarak kuşları seçme alışkanlığı edinmiş olan bazıları, doğayı gerçekten seven ve sunulan nimetlere saygılı, basiretli mahalle büyüklerinin sevecen öğütleriyle yavaş yavaş cansız hedeflere geçiyorlardı. Üstlerinde cam ve kemik bilye, şortlarının ceplerinde bazen açılmamış Golden, Melek çikleti, biraz bozuk para, burunları sabah serinliğinde akıyor ve bugünkü seçimleri kaçınılmaz olarak bir önceki gün karşılaştıkları görüntünün tuhaflığıyla ilgili.

Çocuklar, yan bahçelerden birinin yıkık duvarından tırmanarak alana girdi yine. Sırtlarında, ellerinde yine tahta ve plastikten silahlar, gözleri pür dikkat, bir taraftan tavuk çiftliğinden kimseye yakalanmamağa özen gösteriyor, diğer yandan iz sürüyorlar. Bugün cevizler, dutlar falan önemli değil, onlarla ilgilenmiyorlar. Bir beş dakika kadar sonra sezgileri doğru çıkıyor, bir kaplumbağa daha buluyorlar. Pençeli ayakları hareketli. Beklemeden hayvanı çevirip yürümesini sağlıyorlar. Çocuklardan biri, biraz öteden şaşkınlık barındıran cırlak bir sesle diğerlerini çağırıyor. Koşuyorlar yanına. Boş bir kabuk, içinde bazı kalıntılar var. Ters duruyor. Çok zaman geçmiş olmalı. Geç kaldılar. Çok üzülüyorlar.

Üçüncü gün, sabah kahvaltılarından sonra yine sokağa fırlayan çocuklar toplanarak suç işlenen bahçeye yayıldılar. Aynı kurtarma işlevi başlangıç şevkiyle sürerken ve buldukları ilk kurbanı sevecenlikle özgürlüğüne kavuştururlarken küçük savaşçılar gafil avlandı bu kez. Bostan sahibinin kolları sıvalı bir adamının gölgesi çocukların üzerine düştü ve çocuklardan biri kolundan yakalandı. Çelimsiz vücudunu, “yakaladım sizi “ diye patronuna yaranacağını düşünerek neredeyse zevkle haykıran adamdan, çırpınsa da kurtaramadı. Diğer çocuklar kaçıştılar uzağa, ağaçların arkasından arkadaşlarının sürüklenişini izlediler. Baltaları, okları ve bilumum silahlarını kullanmaya fırsat kalmadan ancak kaçabilmişlerdi.

Bostan sahibi dev bostanlık arazisinin hemen yanında bulunan evin bahçesine demir kapısını iterek girdi. Yanında kulağından tutarak çekiştirdiği çocuk vardı. Evin verandasına çıkan beş altı basamaklı mermer merdivenin iki yanına yerleştirilmiş, komşusu olan adamın malta taşından oyarak yapmış olduğu biri eski Mısır’dan bir asker, diğeri bir İlk Çağ adamı olan yaklaşık yarım metre boyundaki iki heykele şöyle bir göz attı ve açık olan kapıdan içeri seslendi.

Çocuğun dedesi çizgili pijamasıyla elinde sabah gazetesi dışarı çıkarken adam çocuğun kıpkırmızı kesilmiş kulağını bıraktı. Karşılıklı merhabalaştılar ve adam komşusuna büyük torununun büyük bir kabahat yaptığını söyledi. Çocuk başı öne eğik sessizce duruyordu. Dede, bostan sahibine küçüğün ne tür bir yaramazlık yaptığını sordu, bir taraftan da torununa bakıyordu. Bostan sahibi komşusunu ne kadar sayıp sevdiğini, onun torununu da çok sevdiğini ancak son bir haftadır onun diğer arkadaşlarıyla birlikte bahçesine, bostanına zarar verdiğini, eğer ikaz edilirse memnun olacağını belirtti. Dede, torununun hala sessiz kalmasına bir taraftan endişelenirken karşısında duran bostan sahibine daha açık konuşmasını rica etti. Domatesleri yiyorlardı, kendisi de bu önlemi alıyor ancak çocuklar, ah o çocuklar, tatlı, şirin şeyler, bazı yaramazlıkları sineye tabii ki de çekilir ama burada bir zarar verme olayı var, sadece bir öğüt, içten bir öğüt gerekli, arkadaşları ise daha şeytan, ağaç dallarını da kırıyorlar. Bostan sahibi rahatlamıştı, biz eskiden haşa büyüklerimizin sözünden dışarı çıkmazdık gibisinden cümlelerle, neyse gereken yapılacaktı artık, geri dönebilirdi… Dede bir dakika beklemesini söyledi merdivenin ilk basamağının hemen altındaki çiftlik sahibine.

Döndüğünde elinde bir tüfek vardı. Gözlerinde ise deli bakışı. Adam ne olduğunu anlamak istercesine merakla kendisine doğrultulan tüfeğe bakıyordu. “Deyyus”. İlk kelime, havada asılı kalan ilk kelime buydu. Çocuk başını kaldırdı, dedesi “Ulan pezevenk, deyyus, sen ne hain adammışsın, şimdi pılını pırtını topla, bundan sonra o kaplumbağalara bir şey yaptığını duyayım, beynini uçururum senin.” Dedenin ağzından tükürükler çıkıyordu, çocuk dedesine minnet duydu, adam, kibarlıkla, komşulukla, yanlış anlaşılmakla ilgili bir şeyler geveler gibi oldu, tüfekle daha yaklaşan komşusu daha da tehlikeli olacak gibiydi, demir kapıdan kaçarcasına, kan ter içinde çıktı, gitti.

Dede tüfeği verandada bulunan her tarafı dökülen, önünde Vita kutularında sardunyalar bulunan kanepeye bıraktı ve basamağa oturdu. “Gel,” dedi torununa. Küçük de yanına çöktü. “Canlılara değer veriyorsun, aferin sana, çok gözüme girdin, seni çok seviyorum”. Çocuk mutlu oldu.

Olay duyuldu ve çocuk çetesine o tarihten sonra kaplumbağa çetesi adı verildi.