Her gün her derdimize koşan biyolojik saatimizi tıkırında tutmaya çalışıp yediğimiz zararlı besinlerden en az hasarla kurtulmamızı sağlayan bedenimizin bizim için yaptıkları yetmemiş olacak ki yeni bir işlevi daha ortaya çıktı. İlk çağlardan beri doğadan gelen mikroorganizmaları hayatta kalmak için antikorlar üreterek yok ettik, nesiller atladık.

Modern hayata uyum sağlayan bedenimizi işleri bir üst seviyeye çıkartmayı uygun bulmuş olacak ki son dönemde tıp camiasında en heyecan verici buluş olan kendi kendini tamir etme mekanizmasını geliştirmiş.
Peki nedir bu self-healing akımı?
Bunu daha iyi anlamak için önce immun sistemimize ucundan bir merhaba dememi gerekiyor. Bağışıklık bilimine “Immünoloji” denir. Bu terim ise eski Roma’da askerlikten muaf yani korunmuş asiller için kullanılan “Immunitas” kelimesinden türetilmiştir. Immun sistem olarak adlandırdığımız şey her birimizde var olan, bedenimizi içeriden gelecek tüm zararlı mikroorganizmalara (virüs, patojen, yabancı maddeler vb.) karşı koruyan kalkanımız, bir nevi görünmezlik pelerinimizdir.

Bağışıklık sisteminin görevi ilk olarak bu yabancı maddelerin vücuda girmelerini engellemektir, eğer bunu başaramamışsa onları girdikleri yerde tutmak ve yayılmalarına izin vermemektir. Bağışıklık sistemi öyle hassas bir işleyişe sahiptir ki, protein ve aminoasit gibi yapı olarak birbirine çok benzeyen maddelerin bile ayrımını yapabilir. Bağışıklık sistemi doğduğumuz andan itibaren aktif hale gelir ve ölene dek bizimle kalır. Eğer bağışıklık sistemi herhangi bir sebepten dolayı zayıflarsa vücudun kendini koruma yeteneği de zayıflar.
Bu pelerinin işini iyi yapması bize de bağlıdır tabi. Genetik faktörler şöyle dursun beslenme rejimi, faydalı prebiyotiklerin alımı ya da eksiklikleri sırasında A, B12, E vitamini takviyeleri ve tek tip beslenmekten kaçınmak kumaşını kalınlaştıran yegane etkenlerdendir.


Tabii elinde böyle bir nimet olan genetikçiler boş durmamış, immünoterapi adı altında yeni nesil bir tedavi yöntemi geliştirmiş ve immünoterapi kendine çetin bir düşman seçerek kansere savaş açmış. Amacı ise immun sistem fonksiyonlarını iyileştirmeyi, hedeflemek ya da tamir etmek için vücutta ya da laboratuvar ortamında oluşturulmuş ürünleri kullanmak. Kısaca bağışıklık tedavisi diyebiliriz.
Bu yöntemle Seattle’daki Fred Hutchingson Kanser Araştırma Merkezi’ndeki bir deri kanseri hastası kendi hücrelerini iyileştirilip bedenine enjekte edildikten sonra sekiz hafta gibi kısa bir sürede kanseri atlatmış. İşler buraya kadar geldiyse sizi Kymriah ile tanıştırmamak da olmaz tabi.
Kymriah, FDA tarafından onaylanmış ilk gen terapi tedavi yöntemidir ve bu özelliğiyle de adından sıkça söz ettiriyor. Annenizin göz rengini, babanızın uzun boyunu genleriniz yoluyla almak sizin canınızı sıkmıyor olsa da onlardan veya dedelerinizden gelen hastalık etkenleri, genler yoluyla bizlere aktarılır. Kalıtsal hastalıkların nesilden nesile aktarılmasını önleme amacıyla yola çıkmış gen terapi yöntemi, insan genom projesi sayesinde gelişmeye başlamış bir alandır çünkü elinizdeki genomu değiştirmek için önce onu tüm çıplaklığı ile görmeniz gerekir.
Gen terapisi bu mantıkla yola çıkan, insan yapısındaki genleri inceleyerek istenmeyen, kalıtsal hastalıkların bulunduğu genleri (örneğin albinoluk, renk körlüğü, göz bozukluğu vb.) bulup kontrol altına alabilecek ve eleyebilecek, istenilenleri de ekleyebilmeyi hedefleyen bir tedavi yöntemidir.

Kymriah temelde basit bir mantıkla çalışıyor, bağışıklık sisteminde önemli rol oynayan T lenfosit hücrelerini alıp ortamdan uzaklaştırmak ve onlara at hücrelerini lösemi hücrelerine yönlendiren bir Kimerik Antijen Reseptörü olan ya da CAR adı verilen bir gen proteinini ekleyerek yeniden vücuda vermek. Laboratuvar ortamında düşmanıyla savaşmayı en ince detayına kadar öğrenen jedi T hücreleri insan bedenine girdiğinde tümör dokularını acımadan yok ediyorlar.
Pek zeki jedi savaşçılarımız öğrendiklerini unutmadıkları için kişi bir daha aynı hastalığa yakalanma riskinden de sonsuza dek korunmuş oluyor.

Tabi bu yöntem şu an için yalnızca belirli kanser türlerinde başarı sağlamış. İsviçreli ilaç şirketi Novartis’in ortaya çıkardığı Kymriah akut lenfoblastik lösemi ve diğer lösemi türleri için gözle görülür (%83) oranda başarı sağlamış. Her yıl 20 yaş altı nüfusun ortalama 4.000’den fazla kısmının lösemiye yakalandığı bilinen ABD’den çıkan bu çalışma hızla tüm dünyaya yayılacak gibi görünüyor.

Selin Nazlı Onan (babası kimlik çıkartmaya bir sevinçle gidip Nazlı’yı eklemeyi unutsa bile kendisi eklemekten hiç vazgeçmedi)3 Temmuz 1994’te Fatih’in bavyerası sayılan Cerrahpaşa’da 9 ay 13 günlükken bir cuma günü dünyaya gelerek ailesine ve sağlık personellerine klişe korku filmlerinin tatlı heyecanını yaşattı. Çocukluğundan beri DNA’yı nedense pek sevdi, büyüdüğünde kendini Moleküler Biyoloji okurken buldu. Şu sıra derslerini bir an önce verip özgürlüğüne kavuşma ve çılgın bir bilim insanı olma yolunda.
