Çocukluğun en sessiz misafirlerinden biridir üzüntü. Kapıyı çalmadan gelir, sebebini her zaman açıklamaz ve çoğu zaman yetişkinlerin aceleciliğine takılır. Hemen geçsin isteriz. Dağılsın, unutulsun, yerini neşeye bıraksın. Oysa bazı duyguların gelişi kadar kalışı da anlamlıdır.
Merve Ceylan’ın kaleme aldığı, Gökhan Özdemir’in çizimleriyle zenginleşen Üzüntümle Ne Yapsam?, tam da bu noktada durup bize önemli bir soru soruyor: Bir duygudan kurtulmak mı gerekir, yoksa onu anlamak mı?

Timaş Çocuk’un Psikoloji Kitaplığı serisinde yer alan eser, çocukların duygularını tanımalarına yardımcı olmayı amaçlıyor. Ancak kitabı okurken fark ediyoruz ki bu yolculuk yalnızca çocuklara ait değil; yetişkinlerin de uzun zamandır unuttuğu bir iç sesi yeniden duymalarına vesile oluyor.
Hikâyenin merkezinde Yaprak var. Bir sabah, her zamanki sevdiği tık tık tık sesleriyle uyanıyor ama bu kez içinde açıklayamadığı bir ağırlık taşıyor. Sebebini bilmiyor; sadece üzgün olduğunu hissediyor. Bunun üzerine hepimizin zaman zaman yaptığı şeyi yapıyor: Üzüntüsünden kurtulmanın yollarını arıyor.
Bir balonun içine üflese, üzüntüsü gökyüzüne karışıp gider mi? Bir kâğıt geminin içine yerleştirse, dalgalar onu uzak diyarlara taşır mı?
Çocuk zihninin o büyülü ve yaratıcı dünyasında dolaşan bu sorular, aslında yetişkinlerin de soruları değil mi? Bizler de üzüntülerimizi başka yerlere göndermeye, onları susturmaya, yok saymaya çalışmıyor muyuz?
Okulda arkadaşlarının ilgisi de Yaprak’ın içindeki bulutu dağıtamaz. Ta ki öğretmeni yanına gelene kadar…
Öğretmenin sunduğu şey bir çözüm değil, bir eşliktir. Derin bir nefes, yağmur sonrası toprağın kokusu, kuş sesleri, güneşin ten üzerindeki sıcaklığı… Yaprak’a üzüntüsünü unutturmaz; onunla birlikte kalabilmesi için küçük bir alan açar.
Kitabın en güçlü yanı da burada saklı. Çocuk edebiyatında sıkça rastladığımız “sorun ve çözüm” çizgisinin dışına çıkıyor. Üzüntüyü bir arıza gibi görmüyor. Tam tersine, yaşamın doğal bir parçası olarak kabul ediyor. Yaprak’a öğretilen şey, üzülmemek değil; üzgünken de nefes alabilmek, görebilmek, hissedebilmek.
Bu yaklaşım, günümüzün hız ve mutluluk odaklı dünyasında oldukça kıymetli. Çünkü çocuklara sürekli neşeli olmaları gerektiğini söyleyen bir çağda yaşıyoruz. Oysa insan ruhu yalnızca aydınlık duygulardan oluşmuyor. Keder de var, özlem de, hayal kırıklığı da… Ve belki de ruhun olgunlaşması, bu duygulara yer açabilmekle mümkün oluyor.
Gökhan Özdemir’in çizimleri de metnin bu sakin ve şefkatli tonuna eşlik ediyor. Renkler ve karakterlerin ifadeleri, sözcüklerin taşıdığı duyguyu derinleştirirken okuru hikâyenin içine usulca davet ediyor.
Kitabı kapattığımda aklımda Yaprak’ın sorusundan çok, öğretmeninin cevabının bıraktığı iz kaldı. Çünkü bazı soruların kesin cevapları yoktur. Bazen yapılacak en doğru şey, duygunun elinden tutup onunla biraz yürümektir.
Belki de çocuklara verebileceğimiz en büyük armağan, her duygunun hayatlarında bir yeri olduğunu hissettirebilmektir. Mutluluğun da üzüntünün de korkunun da sevincin de…
Çünkü insan, duygularından kurtularak değil; onları tanıyarak büyür.
Ve belki bir gün, içimize ansızın çöken o sebebini bilmediğimiz hüzün geldiğinde, onu kapının önüne bırakmaya çalışmak yerine yanımıza oturturuz. Birlikte sessizce gökyüzüne bakarız. O zaman anlarız ki bazı duygular geçmek için değil, bize kendimizi anlatmak için gelir.
Edebiyat öğretmeni olmanın yanında çocukluk hayalinin peşinden emin adımlarla ilerliyor. Kendi platformunu oluşturarak dostlarını bir araya topladı. Dostlarıyla sanatın her alanında üretim yapıyor ve inatla yapmaya devam edecek. Saplantılı edebiyat takipçisi. Kimi zaman Kafka’nın böceğinin peşinde, kimi zaman Slyvia Plath’in kafasını soktuğu fırının içinde. Kimi zaman Dostoyevski’nin yarattığı ‘Öteki’ ile ilgileniyor.
