Konuk Yazar: Halenaz Ekmekçiler

Behiç Ak’ın “Tombiş Kitaplar” dizisinin altıncı ve en taze halkası Bizim Tombiş Evden Hiç Anlamıyor, çok basit bir soruyla açılıyor. Meraklı Memo dedesine giderken, arkadaşı Tombiş de yanına takılıyor ve soruyor: “Dedenin evinin adresi ne?” Hangi mahalle, hangi sokak, kaç numara? Gayet makul bir sorular doğrusu. Ama Memo’nun ne bir sokak adı ne de bir kapı numarası var. Onun dedesinin evine giden bambaşka bir yolu var. Kitap boyunca Tombiş bu adresi öğrenmeye çalışıyor, biz de onunla birlikte yavaş yavaş anlıyoruz ki mesele hiç sandığımız yerde değil.

İşin sevimli tarafı, bu soru bugün hepimizin cebinde duruyor aslında. Telefondaki navigasyon çoktan haritaların yerini aldı. Bir zamanlar gözümüzü kapasak bulacağımız yerleri artık ekrandaki mavi noktaya sorar olduk. Adresler değişiyor, sokaklar yeniden adlandırılıyor, bir kere gittiğimiz bir kafeyi altı ay sonra aramaya kalksak yerinde bulamıyoruz. Mekânlar hızla akıp giderken bir yere ait olma duygusu da inceliyor sanki. Böyle bir çağda “ev” ne demek, “adres” ne demek? Behiç Ak tam da bu soruyu, hiç ağırlaştırmadan, gülümseterek çocukların önüne koyuyor. Ama o soru okurken içimizde büyüklerin de canını hafiften acıtan bir yere dokunuyor.


Tombiş ısrarla metrekare ve kapı numarası peşindeyken, Memo bambaşka bir dilden konuşuyor. Bir yeri numaralarla değil; kokularla, ağaçlarla, kedilerle, orada biriken hikâyelerle anlatıyor. İşin özünde çok sade ama bir o kadar da derin bir ayrım var burada. Bir yere sahip olmakla, bir yere ait olmak aynı şey mi? Bir evi tarif etmek, onu tanımak mıdır? Memo için dedesinin evi, bir tapuya sığmayacak kadar canlı bir şey. İçinde yaşananlarla, gölgeleriyle, sesleriyle var olan bir dünya. Çocuk aklının bu berraklığı karşısında Tombiş’in kafasının karışması da hem çok komik hem de bir yerde bize kendimizi anlatıyor.


Fazla sürpriz kaçırmadan söyleyeyim, kitapta bir iğde ağacının kokusu var ki insanın yolunu şaşırtacak cinsten. Bir de Pamuk var, evin beyaz kedisi. Memo için bunların her biri birer işaret, birer yol tarifi. Sayfalar ilerledikçe evin kaç odalı olduğuyla değil, içinde neler yaşandığıyla var olduğunu sezmeye başlıyorsunuz. Behiç Ak’ın mimarlık kökeni de burada usulca kendini gösteriyor. “Ev” onun elinde ölçülüp biçilen bir daire olmaktan çıkıp nefes alan bir yere dönüşüyor. Bir mimarın böyle bir kitap yazması bana kalırsa ayrı bir incelik. Çünkü ölçüyü, planı, metrekareyi en iyi bilen biri kalkıp bize bir evin asıl neyle ölçüldüğünü fısıldıyor.


Kitabı okurken insanın aklına ister istemez kendi çocukluğu düşüyor. Bir büyükannenin, bir dedenin evi. Kapıdan girer girmez üstünüze sinen o tarifsiz koku, mutfaktan gelen sesler, bahçedeki ağaç, hep aynı yerde uyuyan kedi. O evlerin çoğunun bugün bir adresi bile kalmadı belki. Ama kokusu, hâlâ bir yerlerde, içimizde duruyor. İşte bu kitap tam da o duyguyu, çocuğa masal tadında, büyüğe de sıcak bir sızıyla hatırlatıyor. Küçük okurda kocaman bir merak uyandırırken, büyük okurları bir an durup kendi evini, kendi adresini düşünmeye itiyor.


Dizinin çocuklar için “felsefeye giriş” olarak anılması da boşuna değil. Behiç Ak büyük soruları hiç büyütmeden, oyun oynar gibi soruyor. Üstüne onun o yalın, neşeli çizimleri eklenince metin bambaşka bir yere gidiyor. Kediye düşkünlüğüyle bilinen yazarın çizgilerindeki sıcaklık, hikâyenin sorduğu soruyu daha da yumuşatıyor. Gülersiniz, dalar gidersiniz, sonra bir daha okursunuz.
Sonuçta bu, sayıların ve adreslerin arasında biraz kaybolmuş herkese iyi gelecek bir kitap. Adresini önceden bilmenize gerek yok. Yolunuzu şaşırırsanız gökyüzünde Muhittin isminde bir leylek arayın, o size yönü gösterir. İş iyice çıkmaza girerse Pamuk’un peşine takılın; o, evi her zaman bulur.