Polisiye edebiyat çoğu zaman okuru failin peşine düşürür; ancak bazı romanlar suçun ötesine geçerek insan ruhunun, toplumsal hafızanın ve görünmeyen yaraların izini sürer. Gece Unutkandır da tam bu noktada duruyor. Cinayetin çözümünden çok hakikatin katmanlarını, kadın olmanın ağırlığını, anneliğin çelişkilerini ve adalet arayışının gri alanlarını sorgulayan roman, okuru yalnızca sürükleyici bir hikâyeye değil, derin bir yüzleşmeye davet ediyor.

Bu söyleşide, Everest Yayınları etiketiyle okurla buluşan romanın yazarı sevgili Zehra Çelenk ile polisiyenin edebiyat içindeki imkânlarını, kadın cinayetlerinin toplumsal arka planını, annelik etrafında kurulan ideal ve suçluluk anlatılarını, medyanın hakikat üzerindeki etkisini ve Gece Unutkandır‘ın merkezindeki karakterlerin taşıdığı duygusal yükleri konuştuk. Hakikatin her zaman rahatlatmadığını, bazen yeni soruların kapısını araladığını hatırlatan bu sohbet, romanın satır aralarındaki düşünsel dünyayı görünür kılıyor.

“Bir insanın hikâyesini anlatmak, onu yalnızca bir kurban kimliğine sıkıştırmamak demektir.”

Gece Unutkandır bir polisiye roman olmanın ötesinde; suça, toplumsal hafızaya, kadınlık hâllerine ve karanlığın insan ruhundaki izlerine dair güçlü bir anlatı kuruyor. Klasik polisiyelerde gerçek ortaya çıktığında düğüm çözülür; ancak sizin romanınızda hakikat açığa çıktıkça karakterlerin iç dünyası daha da karmaşıklaşıyor. Aynı zamanda parçalı anlatı yapısı, farklı bakış açıları ve dünyayı kokular üzerinden de algılayan Vedat gibi karakterlerle oldukça katmanlı bir edebi yapı da kuruluyor. Gerçeği bir aydınlanma değil de bir yüzleşme alanı olarak kurmanızın ardında nasıl bir düşünce vardı? 

Aslında ben polisiyeyi her zaman çok güçlü bir anlatı imkânı olarak gördüm. Çünkü iyi polisiyeler yalnızca “kim yaptı?” sorusuyla ilgilenmiyor. Suçun nasıl ortaya çıktığına, insan psikolojisine, toplumsal yapılara ve adalet duygusuna da bakıyor. Ben de hem bir suç anlatısı kurmak hem de onu daha edebi ve daha karakter odaklı bir yerden genişletmek istedim. 

Romanın yapısını da buna göre kurdum. Parçalı bir zaman var, farklı anlatıcılar ve farklı bakış açıları var. Vedat karakterinin dünyayı kokular ve duyular üzerinden algılama biçimi de bunun bir parçası. Çünkü benim için hakikat tek bir anda ortaya çıkan, her şeyi açıklayan bir şey değil. Daha parçalı, bazen eksik, daima çok yönlü ele alınması gereken bir şey.

Romanın daha ilk sayfalarında, henüz on yedi yaşında yaşamdan koparılan Serin Aksoy’un ölümüyle yüzleşiyoruz. Polisiye anlatılarda çoğu zaman failin zihnine odaklanılırken siz mağdurun hayatını merkeze alıyorsunuz. Bir genç kadının nasıl öldürüldüğünden önce nasıl yaşadığını anlatmak neden önemliydi? Serin’in hayallerini, kırgınlıklarını ve gündelik hayatını öğrenmek, cinayetin ağırlığını okur için nasıl dönüştürüyor? 

Aslında polisiyelerde çoğu zaman doğrudan failin zihnine girilmiyor; daha çok olayın ve soruşturmanın sürecini, çoğu zaman da onu takip eden karakterlerin gözünden izliyoruz. Ben burada biraz daha türler arasında dolaşan, zamanı, anlatıyı ve bakış açılarını katmanlandıran bir yapı kurmak istedim. 

Serin’i de yalnızca öldürülmüş bir genç kız olarak değil, yaşayan, nefes alan, arzuları, kırgınlıkları ve çelişkileri olan bir karakter olarak kurmak benim için önemliydi. Çünkü gerçek hayatta da bir kadın öldürüldüğünde çoğu zaman geriye yalnızca bir fotoğraf, birkaç haber cümlesi ya da “17 yaşındaki genç kız” ifadesi kalıyor. Oysa onun da yarım kalan hayalleri, sıradan görünen ama aslında hayatı oluşturan gündelik ayrıntıları var.  Biraz bunu görünür kılmak istedim. Çünkü bir insanın hikâyesini anlatmak, onu yalnızca bir kurban kimliğine sıkıştırmamak anlamına geliyor.

Aynı zamanda romanda yalnızca Serin’in değil, annesinin, şüphelilerin ve soruşturmanın etrafındaki farklı insanların dünyalarına da yaklaşmaya çalıştım. Çünkü benim için mesele yalnızca “ne oldu?” sorusu değil, o bütün tablonun nasıl oluştuğuydu. 

Anne Hale karakteri, toplumun kadınlara biçtiği rollerle kendi arzuları arasında sıkışmış çok katmanlı bir anne figürü. Çok genç yaşta anne olması, ardından kendi hayatını kurabilmek için yurt dışına gitmesi ve bunun bedelini anneliği üzerinden ödemesi dikkat çekici. Sizce toplum hâlâ bir kadının özgürlüğü ile “iyi anne” olabilmesini neden karşı karşıya koyuyor? Bir kadın kendi hayatını seçtiğinde neden önce anneliği sorgulanıyor?

Romanın temel meselelerinden biri kadınlık, annelik ve kadınlara yüklenen o çok ağır beklentilerdi. Romanın yan temalarından biri de biraz buydu: annelere yüklenen bitmeyen suçluluk duygusu. Çünkü toplum kadınlara çok çelişkili şeyler söylüyor. Hem her şeyi olmasını bekliyor; iyi bir anne, iyi bir eş, başarılı, güçlü, fedakâr, anlayışlı… Ama aynı zamanda kendi hayatını, arzularını ya da bireyselliğini öne koyduğu anda da onu sorgulamaya başlıyor. 

Hale de biraz bu sıkışmışlığın içinde duran bir karakter. Çünkü kadınlık ve annelik sanki birbirini tamamlayan şeyler gibi sunuluyor ama bazen birbirine rakipmiş gibi yaşatılıyor. Bunun bedelini de çoğu zaman kadınlar ödüyor. 

Çocukların gözünde de annelerin hataları çoğu zaman babalarınkinden daha ağır tartılıyor. Sizce bunun sebebi, anneliğin toplum tarafından kusursuzlukla eş tutulması mı? Çocuklar annelerini bir insan olarak görmekte neden zorlanıyor? 

Bence bunda toplumun anneliği kurma biçiminin çok büyük payı var. Çünkü annelik hâlâ büyük ölçüde kutsallıkla ilişkilendiriliyor ve bu aslında annelerin birey olma, hata yapma, eksik kalma hakkını da biraz ellerinden alıyor. Anneliği tamamen fedakârlık, bakım ve sürekli verme üzerine kuran bir anlayış var.

Bu nedenle annelerin sevgisi, emeği, şefkati ve yaptığı şeyler çoğu zaman zaten olması gereken bir şey gibi görülüyor. Babaların yaptığı benzer şeyler ise bazen daha kolay biçimde “çok iyi babalık” olarak ekstra değer görebiliyor. Yani anneden kusursuzluk beklenirken, babaya aynı ölçüde bir beklenti yöneltilmediğini görebiliyoruz. 

Sanırım çocukların annelerini yalnızca anne değil, aynı zamanda bir insan olarak görmesi de bu nedenle zorlaşıyor. Çünkü anne figürü çok erken yaşlardan itibaren gerçek bir insandan çok bir ideal gibi kuruluyor. O idealin dışına çıkıldığında da suçluluk, kırgınlık ve yargı çok daha hızlı devreye girebiliyor. 

Annelik kadınlar için bitmeyen bir iç muhasebeye dönüşebiliyor. Kendini sürekli sorgulayan, eksik hisseden, yetemediğini düşünen kadınların ortak bir yükü var sanki. Sizce kadınlara dayatılan bu “ideal anne” imgesi, suçluluk duygusunu zamanla kadın kimliğinin ayrılmaz bir parçasına mı dönüştürüyor? 

Evet. İdeal anne imgesinin suçluluk duygusunu büyüttüğünü düşünüyorum. Çünkü o ideale yetişmek zaten neredeyse mümkün değil. İlginç ve zorlayıcı olan bir tarafı da şu: Kadınlar anne olduklarında çoğu zaman sürekli yetersizlik ve suçluluk hissiyle karşılaşabiliyor; anne olmadıklarında da eksiklik duygusuyla ya da toplumsal sorgulamalarla karşılaşabiliyorlar. Yani mesele çoğu zaman yalnızca annelik değil, kadınlara kurulan çelişkili beklentiler sistemi oluyor.

Serin’in annesine ördüğü duvarı okurken insan ister istemez şu soruyu soruyor: Bu mesafe gerçekten öfkeden mi doğuyor, yoksa derin bir terk edilme korkusunun sessiz bir savunması mı? Siz Serin’in kırgınlığını nasıl tanımlarsınız? 

Bir de, Hale ile Serin arasındaki ilişkiyi yalnızca bireysel bir anne-kız çatışması olarak değil, kuşaktan kuşağa aktarılan kadınlık yüklerinin bir yansıması olarak da okumak mümkün diye düşünüyorum, ne dersiniz?

Teşekkür ederim, bu ilginç bir okuma gerçekten. Aslında Serin ile annesinin ilişkisinde tek bir duyguya bakmak istemedim. Çünkü anne-kız ilişkileri çoğu zaman dışarıdan göründüğünden daha karmaşık oluyor. Bir yandan en güçlü dayanışma alanlarından biri olabiliyor, bir yandan da içinde aynalama, uzaklaşma, “onun gibi olmama” arzusu, rekabet ve kimlik kurma süreçleri taşıyabiliyor. Özellikle ergenlik döneminde bunlar çok daha görünür hâle geliyor. 

Hale’nin çok genç yaşta anne olması, yalnız ebeveynlik deneyimi gibi şeyler de bu ilişkiye başka katmanlar ekliyor. O nedenle Serin’in duygusunu yalnızca öfke ya da yalnızca terk edilme korkusu olarak tarif etmiyorum. Orada öfke de var, korunma ihtiyacı da var, kendini kurma çabası da var. Belki bir miktar terk edilme korkusu da var, hatta bazen terk etme korkusu da.  Ben biraz bu karmaşayı olduğu gibi bırakmak istedim. Çünkü insan ilişkileri çoğu zaman çok gri, çok çelişkili ve bazen de aynı anda hem çok yaralayıcı hem çok sevgi dolu olabiliyor. Anne-kız ilişkileri de biraz böyle. 

Ve evet bu biraz kuşaktan kuşağa aktarılan bir mesele. Kadınlara uzun süre boyunca kendilerinden önce başkalarını düşünmeleri, kendilerini geri plana koymaları ve yoğun bir fedakârlığın sevginin doğal bir parçası olduğu öğretildi. Oysa insanın kendisi olabilmesiyle bir başkasını sevebilmesi ya da bakım verebilmesi birbirine karşıt şeyler değil. 

Romanda kadınlık, annelik ve aile ilişkileri gibi katmanların yanı sıra sınıf, aidiyet ve toplumsal algılar da önemli bir yerde duruyor. Hikâye boyunca bazı karakterlerin yalnızca meslekleri, sınıfsal konumları ya da dışarıdan nasıl göründükleri nedeniyle farklı biçimlerde değerlendirildiğini görüyoruz. Suçluluğun delillerden çok imaj üzerinden değerlendirilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Toplumun “iyi giyinen”, “iyi konuşan” ya da belli bir statüye sahip insanları masumiyetle özdeşleştirmesi sizce nasıl bir körlük yaratıyor? 

“Bizden olan” ve “bizden olmayan” ayrımı hayatın pek çok alanında olduğu gibi suç algısını da etkileyebiliyor ve bu bence oldukça ürpertici. Çünkü bu durum gerçeğe daha tarafsız bakmayı zorlaştırıyor. İnsanlar bazen delillerden önce görünüşe, sınıfa, dile, eğitime ya da ait olunan çevreye tepki verebiliyor. 

Üstelik güç ilişkileri burada çok karmaşık bir yerde duruyor. Güç, istismara açık alanlardan biri olduğu gibi bazen suçun üzerini örtebilen bir şeye de dönüşebiliyor. Dışarıdan saygın, başarılı ya da güven veren bir imajın insanlarda otomatik bir masumiyet hissi yaratabildiğini görebiliyoruz. Oysa gerçek hayat bize bunun her zaman böyle olmadığını defalarca gösterdi. 

Ben romanda biraz bu çelişkiye de bakmak istedim. Çünkü bazen insanlar suçun kendisine değil, suçun kendilerine nasıl göründüğüne tepki verebiliyor. 

“Suçun nasıl göründüğü, bazen suçun kendisinin önüne geçiyor.”

Kadın cinayetlerini yalnızca bireysel sapmalar ya da münferit suçlar olarak değil, toplumsal yapının derinlerine işlemiş bir sorun olarak okumak neden önemli? Sizce bir kadının öldürülmesi, failin kişisel karanlığından çok, toplumun görünmez onay mekanizmalarını da açığa çıkarıyor mu? 

Bu kadar sık tekrarlanan, bu kadar sistematik ve bu kadar belirgin biçimde kadınlara yönelen bir şiddeti yalnızca münferit olaylar olarak okumak zor. Elbette her suçun kendi faili, kendi karanlığı ve kendi hikâyesi var. Ama aynı zamanda o faili ortaya çıkaran, cesaretlendiren, meşrulaştıran ya da ona zemin hazırlayan koşullar da var. Bir erkeğin kadın üzerinde söz sahibi olabileceği, onu kontrol edebileceği ya da sınır çizebileceği fikri hâlâ çok görünmez biçimlerde hayatın içinde dolaşabiliyor. Ben romanda biraz o zemine de bakmak istedim. Çünkü bazen mesele yalnızca bir kişinin karanlığı değil, aynı zamanda o karanlığın büyüyebildiği alanın kendisi oluyor. 

Şiddet, taciz ve kadın cinayeti haberlerinin gündelik hayatın olağan akışına karıştığı bir çağda yaşıyoruz. Sürekli tekrar eden bu haber dili sizce toplumda bir duyarsızlaşma yaratıyor mu? Acının bu kadar görünür olması, onu aynı zamanda görünmez hâle mi getiriyor?

Bu konuda iki ayrı mesele olduğunu düşünüyorum. Birincisi haberlerin diliyle ilgili. Kadın cinayetleri ve şiddet haberlerinde hâlâ ciddi sorunlar görüyoruz. Fail yerine kadının hayatına, görüntüsüne, ilişkisine odaklanan; “eski sevgilisi”, “kıskançlık krizi”, “aşk cinayeti” gibi ifadelerle şiddeti farkında olmadan gerekçelendiren ya da yumuşatan bir dil zaman zaman hâlâ karşımıza çıkabiliyor. Haberin seçtiği fotoğraflar, kullanılan başlıklar ve vurgular da buna dahil. Bunlar yalnızca bir olayı aktarmıyor, olayı nasıl anlayacağımızı da belirliyor. 

İkinci mesele ise çok daha geniş. Bu kadar sık şiddet, cinayet ve istismar haberiyle karşılaştığımızda psikolojide “merhamet yorgunluğu” ve duyarsızlaşma diye tanımlanan bir durum ortaya çıkabiliyor. İnsan zihni sürekli acıya maruz kaldığında kendini korumak için bazen bir mesafe geliştiriyor. Bu çok ürpertici bir şey çünkü bir noktadan sonra daha fazla şiddet ancak daha fazla dikkat çekebilir hâle geliyor. O nedenle mesele yalnızca haber yapmak değil, haberi nasıl yaptığımız. Çünkü şiddeti görünür kılmak gerekiyor ama onu sürekli yeniden üretmeden yapmak da gerekiyor.

Romanda medyanın olaylara yaklaşımı da dikkat çekici bir yerde duruyor. Gerçeğin peşine düşmekten çok, topluma hızlıca bir suçlu sunma arzusunun öne çıktığını görüyoruz. Sizce medya, fail ve mağdur üzerinde ne kadar belirleyici bir güce sahip? Haber dili, toplumun vicdanını şekillendiren görünmez bir mahkemeye dönüşmüş olabilir mi?

Bence burada birkaç mekanizma birbirine karışıyor. Bir yandan adalet mekanizmalarının yavaş işlemesi, bazı suçların cezasız ya da yaptırımsız kalabildiğine dair güçlü bir toplumsal his var. Bu da insanlarda bazen “bir şekilde adalet sağlansın” duygusunu büyütebiliyor. Bunu anlamak çok mümkün. Ama tam o noktada medya ve sosyal medyanın çok hızlı yargılama refleksi devreye girdiğinde başka bir kırılma yaşanabiliyor. 

Çünkü bir noktadan sonra gerçeği aramaktan çok, hızla bir suçlu bulma ihtiyacı öne çıkabiliyor. Bu da görünmez bir mahkeme yaratıyor. Medya ve sosyal medyanın bu anlamda çok güçlü bir etkisi var; çünkü yalnızca olayları aktarmıyorlar, aynı zamanda insanların ne hissedeceğini, kime öfkeleneceğini ve kimi masum ya da suçlu göreceğini de etkileyebiliyorlar. Ses veremeyenin sesi olmayı sürdürürken hakikat ve adalet arayışından da vazgeçmemek gerekiyor.

Gece Unutkandır, polisiye ve gerilimin bütün imkanlarını kullanan, sürükleyici ama bitince de insanın aklında akmaya devam eden, kalıcı bir anlatı kuruyor. Siz roman bitince okuyucunun hangi duygu ve düşünceyle kalmasını istersiniz?

Ben iki şeyi bir arada yapmak istedim bu romanda: Bir yandan baştan sona merakla ilerleyen, sürükleyen bir suç anlatısı kurmak öte yandan da kitap bittiğinde yalnızca bir olayın çözülmüş olmakla kalmaması… İstediğim buydu. Okurun karakterlerle kurduğu ilişkinin ve adalet meselesinin de zihninde kalmasını istedim. Çünkü gerçek hayatta da hakikat her zaman rahatlatıcı olmuyor. Bazen yeni sorular açıyor, bazen de daha derin bir yüzleşmenin kapısını aralıyor.  Umudu da biraz burada görüyorum ben ve edebiyatın gücü de burada.