Konuk Yazar: Begüm Güven
Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan Denizoğlan – Madalyonun Peşinde, başrolünde genç kahramanların oynadığı ve Yeniçeri Ocağı’nın kapatılmasından topu topu 10 yıl önce, 1816 İstanbul’unda geçen tarihi bir macera romanı. Olay örgüsünde İstanbul yangınları, tulumbacılar ve de haydutlar merkezi bir rol oynuyor. Yangınlarda heba olmaktan zaten çekinen İstanbulluların yüreğine bir de bu trajedileri fırsat bilen haydutlar korku salıyor. Bir gün, denizci babası iş icabı şehri terk ettiğinden yurt olarak da kullandığı kilisenin papazı tarafından kucaklanarak Balat’taki güzelim binalarında çıkan yangından uzaklaştırılan Denizoğlan, kendisini haydut Kızıl Bayram ve takımının ellerinde buluveriyor. Babasının emaneti madalyon parçasını canından daha çok önemsiyor; tulumbacı reisi Ethem sayesinde yakayı kurtarmış olsa da kendini, madalyon parçasına el koyan haydutların peşine takılmaktan alamıyor.

İşte Denizoğlan’ın macerası, böylesine talihsizliklerle başlar, onu viranelere, açlığa ama aynı zamanda İstanbul’un eşsiz sosyal ve mimari dokusuna savunmasız bir hâlde atar. Denizoğlan ise kararlıdır, kendisi arkadaş edinmekte zorlanmadığı gibi babasının saraydan arkadaşları tarafından da kollanmaya devam eder. Yolları bir süre kesişmese de olayların içinde neyin ne olduğunu merak eden, her şeyin iç astarını öğrenmeye çalışan cengâver Alina da vardır. Babasının çıkardığı Pandora gazetesinde etkili haberler yazan Rum kökenli Alina, yangını, haydut Kızıl Bayram’ı, haydutların yarattığı korku ortamını yazmak istediğinde gazetelerin tamamen özgür olmadığını, nitekim doğru söz söylemenin, eksikleri işaret edip çözüm talep etmenin öyle kolayca, kimsenin çıkarına dokunmadan yapılamadığını öğrenir fakat hikâyenin peşini de bırakmaz: Denizoğlan madalyonu, Alina gerçekleri arar; paralelde yürüyen maceracıların yolları en sonunda kesişir…
Olaylar iki yüz yıl önce gerçekleşiyor fakat bize yabancı değiller. Denizoğlan hikâyesinin okur için çağdaş hissettiren güçlü yanları var çünkü belki de modern okur, İstanbul’un parıltılı yıllarının çok ama çok eskide kaldığını düşünüyor; yani yas içinde ve İstanbul’u çağlar öncesinde hayal etmekten daha bir memnun oluyor. Doğrudur ki bir zamanların başkenti artık yangınların aydınlattığı mevsimler yaşamıyor fakat depreme, deprem korkusuna ne demeli? Bu öyle bir korku olmalı ki son hız kentsel dönüşüm projeleri başlıyor, tamamlanıyor, yıkım bazı semtlerin burnuna pencerelerden doluyor, doğal afet sessizce etrafı şekillendiriyor. İnsanlar canla başla Balat’ı, Fener’i yıkımlardan korumak için uğraşıyor. Çevreye ve insan yaşamına duyarsızlık bugün de tüm hızıyla sürüyor.
Denizoğlan’ın hikâyesi, 1826’da Vaka-i Hayriye’yle Yeniçeri Ocağı’nın kapatılması ve bu yüzden tulumbacılık mesleğinin de yeniden yapılandırılmasından, yani Osmanlı’nın daha önce görülmemiş merkeziyetçi bir yönetim biçimi benimsemesinden on yıl önce, milletlerin “başıboş” kaldığı, kişisel menfaatlerin ana motivasyon olduğu bir dönemde geçiyor.
Belki de tam da bundan ötürü, kitap karakterlerinin nasıl delidolu olduğunu ve özgür davrandığını görmezden gelemeyiz. Günümüzde de gündemde olan bir diğer sorunun, basın özgürlüğünün kısıtlanmasının kitapta işlenmesi dahi bunu yadsımıyor: Karakterler kendi tercihlerini yapıyor, bu tercihlerin sonuçları oluyor, yani bir anlam ifade ediyor. Sorunlar kişiler arasında, bireysel sorumluluklar alarak, çevresini genişletip iletişim kurarak, olayın özüne inerek çözülüyor. Bu durum, okurun içini ferahlatmıyor mu? Denizoğlan’ın viranede geçirdiği zaman, okura egzotik gelmiyor mu? Alina’nın yazılarının yaşına bakılmaksızın, tehdit olarak görülecek derecede dikkate alınması imrenilecek bir durum değil midir? Kitabın genç okura ilham olacak ne çok tarafı var… Özellikle Gen Z denilen yeni neslin yapıcı öfkesi ve eylemliliğinin medyada görünürlüğünün çoğaldığı bir dönemde, Denizoğlan’ın farklı meslek gruplarından ya da sınıftan çocuklarla muhabbeti kesinlikle çağın dışında bir mevzu değil.
Meslek gruplarına gelirsek… Kitapta karakterimiz, aile evi ve okul arasında mekik dokumaktan çok uzakta. Sokakta, işyerinde, ekmeğinin peşinde… Yetişkinlerle kurduğu ilişki sadece okula ya da ebeveynliğe dayanmaktan uzak, çok çeşitli. Günümüzde de dünya çapında çocuk işçi sayısı artmakta; fakat bu ilişkilerin çeşitlendiği, çocukların onlara dikte edilen hayattan kaçabildiği anlamına gelmiyor. Kitaba bir büyüme hikâyesi anlatması açısından psikolojik bir lensten de bakılabilir elbette ve yanlış olmaz ama büyümenin ne yöne doğru olduğunu iyi irdelemek lazım. Denizoğlan, bir kere, madalyonun peşinden sürükleniyor ve duyduğu baba özleminin dışında, üzerine yapışmış bir sorumluluk bilincinden ötürü de yapıyor. İçinde bulunduğu koşullardan ötürü bu sorumluluk bilinci bir süre sonra kendi hayatıyla sınırlı kalamıyor ve Denizoğlan kendini hak savunuculuğu yapan fedakâr bir pozisyonda buluveriyor.
Bu bağlamda Denizoğlan’ın yolculuğunun onun politik bir bilinç kazanmasıyla sonuçlandığını söyleyebiliriz. Alina’da –gazetenin etkin bir üyesi olduğu için– mevcut olan bu bilince, Denizoğlan da eriştiğinde artık kendisini, kimliğini, ailesini daha doğru, daha gerçekçi bir mercekten görebiliyor. Yani, tarihi bir fonda yer alsa da roman, çağımızda kendin olarak kalabilmek ve bunu yaparken toplumda aktif bir birey olabilmek adına önemli içgörüler kazandırıyor okura.
Tüm bunları Denizoğlan’ı sanki doğada hayatta kalmaya çalışan bir kahraman haline sokarak ve okuru bir aksiyon filmi izlediği hissinden bir an bile uzaklaştırmadan başarmak… Bu başarı belki de Kerem Evrandır’ın diline, geçmişe öykünmek ihtiyacı gütmeyen, taze, kıvrak üslubuna atfedilebilir. Nitekim cümleler, karakterlerin ve olayların hareket yönünü ustaca izlerken İstanbul’u betimlemekten de geri kalmıyor: Daha o zamandan eskiyen, köhneleşen köşeleriyle muazzam güzellikleri bir arada bulundurarak palimpseste benzeyen keşmekeş şehir İstanbul da kitabın ana karakterlerinden oluveriyor. Üstüne bir de Sadi Güran’ın çizgi roman tadında sivrilen desenleri eklenince gözler Denizoğlan – Madalyonun Peşinde’yi tez zamanda tarayıp bitiriyor, zihin hikâyenin devamını kurmaya devam ediyor.
