Konuk Yazar: Pınar Yılmaz

Günışığı Kitaplığı’nın 30. yılına özel olarak hazırladığı “Gizemli Maceralar” koleksiyonunun ilk dizisi Mars Vulpes, çocuk okurları hem sürükleyici bir dedektiflik serüvenine hem de yaşadıkları çevreye dikkatle bakmaya çağırıyor. Dizinin ilk kitabı Kayıp Kuş Sesleri’nde Mars, Cemil ve Güneş, mahallelerinden yükselen tuhaf bir sessizliğin peşine düşerken, yalnızca bir gizemi çözmeye çalışmıyor aynı zamanda kent yaşamı, doğayla kurduğumuz ilişki ve kaybolan yaşam alanları üzerine de düşündürücü sorularla karşılaşıyorlar. Polisiye edebiyatın üretken yazarlarından Suat Duman’la, Kayıp Kuş Sesleri’nin çıkış noktasını, çocukların dünyayı algılayış biçimlerini, şehirlerde giderek silinen sesleri ve çocuklar için yazmanın ona açtığı yeni anlatı imkânlarını konuştuk.

Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan “Kayıp Kuş Sesleri” romanınızın merkezinde sessizlik var ama bu sessizlik aslında yaklaşan bir tehlikenin habercisi gibi işliyor. Sizce bugün kent yaşamında en çok hangi “kaybolan sesleri” duymamaya başladık?

Kent yaşamı bize yeni sesler verdi. Bu yeni seslerin bazılarına alıştık, bazılarına katlanıyoruz. Sesler bazen birer hatırlatıcı işlevi görüyor: Bizim dışımızda bir hayatın ve bizim dışımızda canlıların var olduğunu ve nihayet hayatın sadece şimdiden ibaret olmadığını hatırlatıyorlar. Sadece sesler de değil tabii. Kuş cıvıltıları kadar ansızın belirip kaybolan kedi kuyrukları da. Topraktaki kirpi izi de uzaktan gördüğümüz yunus sırtları da. Hayat böyle bir bütünken çok renkli, daha katlanılabilir geliyor bana. O nedenle en azından sorular soralım istiyorum. Bir gün toprak kokusu duyamazsak aklımıza ilk ne gelecek? Belki artık harikulade binalarımız, muazzam yollarımız olduğu belki de artık toprağımızın kalmadığı, bilemiyorum! Artık elimizde kâğıt kesiği olmuyor ya da mürekkep lekesi. Parmağımız kalem tutmaktan ağrımıyor: Sanal klavyelerimiz var, buna sevinmeliyiz. Daha pratik, daha hızlı. Peki ama bu kadar hıza gereksinim duymamız normal mi? İnsan seslerini de kaybediyoruz. Sokakları çınlatan şen çocuk seslerinin azalması sokak ve mahallenin kaybolması anlamına geliyor. Birbirimize artık sadece telefon ekranlarından bakıyor gibiyiz. Bu iletişim mi gerçekten? Motor sesleri, birbirine selam veren, ayaküstü dertleşen insanların seslerini bastırıyor. Evet bu yeni hayat da bizim eserimiz. Belki mecburduk buna belki de ne olup bittiğini anlamadık bile. Melankoliden ya da insanı pasifize eden, işlevsiz bir nostaljiden söz etmiyorum, hayatın akışındaki bu sürekliliği sorgulamalıyız diye düşünüyorum. Kaybolanlar gerçekten sürelerini tamamladılar mı? Yoksa tüm o seslerin, siluetlerin, mekânların silinmesi başka bir anlama geliyor olabilir mi? “Kayıp Kuş Sesleri” biraz da olsa bu soruları sordursa çocuklara, ne güzel olur.

Aslında bakılırsa romanda Mars, Cemil ve Güneş yetişkinlerin çoktan kabullendikleri veya hayat telaşesi içinde pek de önemsemedikleri meseleleri sahipleniyorlar. Çocuklar dünyayı koruma konusunda yetişkinlerden daha mı cesurlar?

Çocuklar cesur değil, onlar korkusuz. Çelişki gibi görünebilir ama değil. Çocuklar için böylesi bir harekete kalkışmak cesaret meselesi değil. Belli bir yaşa kadar hayat, dünya ve diğer insanlar çocuklara kendi doğal parçaları gibi görünüyor – ya da ben öyle sanıyorum. Bir uzman değilim, basit gözlemlerime dayanarak kolayca yanlışlanabilir sonuçlara varıyorum.- Onlar için ters giden bir şeye müdahale etmek çok normal. Başka nasıl olabilir ki? Henüz toplumsal ilişkilerin bilinçli ve sorumlu bir parçası değiller, sosyal statülerden, gözetilmesi gereken dengelerden, her şeyi maliyet ve kazançla açıklayan istatistiklerden büyük ölçüde habersizler. Düşen bir arkadaşına elini uzatıyor, kırık bir dalı onarıyor, kaybolan eşyayı buluyor, sessiz kalmayı reddediyor: kuş sesleri yoksa, çocukların da sesi yok. Yetişkinlerin her şeyi izah eden muazzam aklından henüz çok uzaklar. Bu nedenle korkusuzlar, yapıyorlar.

Roman boyunca “duymak” ile “duymazdan gelmek” arasında görünmez bir gerilim hissediliyor. Sizce modern şehir hayatı insanı çevresine karşı duyarsızlaştırıyor mu?

Duymazdan gelmeyi, sanırım kulaklarını kapamak anlamında kullanıyorsunuz, yanılıyor muyum? Evet bu bir çeşit yetişkin tavrı. Bu tavrı eleştiriyorum. Anlamıyor değilim, bazen bunu hepimiz yaparız. Gerçekten gerekebilir. Hayat bu, her şeye yetişemeyiz ya da yetişmek işimize gelmez. Olabilir. Yine de bu eleştirilecek bir tutumdur. Duymazdan gelmenin genel ve kalıcı bir tutum haline gelmesi, artık duyacak hiçbir ses kalmayana dek bizi tutsak eder. Evet bazı sesler baskın, bazı sahneler sert, bazı kokular rahatsız edici olacak. Bunları duyan ve itiraz eden çocuklar da olacak ama.

Kayıp Kuş Seslernde okul, şehir ve doğa yalnızca birer mekân değil; aynı zamanda karakterlerin ruh hâlini, ilişkilerini ve hikâyenin yönünü belirleyen canlı unsurlar gibi ilerliyor. Mekân ile kurgu arasındaki bu ilişkiyi siz nasıl kurdunuz?

Aslında bu hikâyede, haklısınız, kuşlar ve çocuklar mekânın bir parçası olduğu gibi okul ve ağaçlar da karakterlere dahil. Çocukların korumaya çalıştığı şey, okul binaları değil. Okulun çocuklar için ifade ettiği anlam önemli. Onlar okullarını bina olarak görmüyorlar, bir arkadaş gibi görüyorlar. Sırlarını onunla paylaştılar çünkü, dili olsa da konuşsa. Onunla öğrendiler, ona sığındılar. Okul bahçesi bir dünyadır, oradaki ağacın dalları, potanın orası, arka taraftaki izbe duvar. Okul yaşar. Mekânla kurulan bu sıkı bağ sağlıklı mı, bu soruyu sormanın sırası değil. Ama zamanımızı, hayallerimizi, tarihimizi şekillendiren mekânlardan bu kadar kolay vaz geçebilir miyiz: bu soruyu sormanın zamanı diye düşünüyorum. Doğaya gelince, sorularla fazla bile oyalandık kanımca. Doğaya karşı açık bir ihanet halindeyiz. Çiçeklere, balıklara, kuşlara, kokulara, renklere, seslere borcumuzu ödeyemedik. Doğa kendini öyle ya da böyle bize dayatıyor elbette ama insan, daha vefalı olamaz mıydık, diye sormadan edemiyor.

Kitapta teknoloji doğrudan “kötü” bir şey olarak konumlanmıyor; ancak kuş savar cihaz örneğinde olduğu gibi doğa ve canlılar üzerindeki etkileri de sorgulanıyor. Sizce bu tür karşılaşmalar, insanın teknolojiyle kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmesi için nasıl bir alan açıyor?

Teknoloji harikulade bir şey. Böyle düşünüyorum. İnsan hayatını kolaylaştıran her icada her buluşa hayranım. Açıkçası bu hikâyede kuşları uzaklaştıran o aletten ziyade kuşları anavatanlarından çalıp buralara getiren o hırsıza yoğunlaşılmasını tercih ederim.

Sadece uyanık olmayı öneriyorum. Sorgulamayı. Teknoloji bize alan açmalı evet ama bunun bedeli kuş sesleri olmamalı. Bunu söylüyorum. Kuşları tarlalardan kovalayan çiftçilerimiz yok mu? Bu alet orada bir anlam kazanıyor. Özgürlüğümüzden, mutlu olma hakkımızdan taviz veremeyiz. Teknoloji bizi özgür bırakmalı, bizi mutlu etmeli. Ben sınırı buraya çekiyorum.

Bugüne dek yetişkinler için yazdığınız romanlarla tanınıyorsunuz; şimdi ise çocuk okurlara sesleniyorsunuz. Çocuklar için yazmak sizde nasıl bir karşılık yarattı? Kurgu kurarken, dili ya da hikâyeye yaklaşımınızı yetişkin okurlardan farklı düşündüğünüz noktalar oldu mu?

Çocuklar, en azından belli bir yaşa dek, kitapla “profesyonel” bir bağ kurmuyor. Okur olarak çevirmiyor kitabın sayfalarını. Kitap, onu bir hayata, sırra ve maceraya ortak eden bir geçiş aracı. Çocuklar o hikâyenin okuru değil, parçası oluyor. Büyük bir heyecanla ve ciddiyetle, belki uykuları kaçarak o maceraya dahil oluyorlar. Bu elbette yazara ayrı bir sorumluluk yüklüyor.

Mümkün mü, diye sorguluyorlar ama hikâyenin kendi evrenine saygılılar. Hikâyede akla hayale sığmaz işler oluyorsa bile kendilerini maceradan mahrum etmiyorlar. Gülerek, nefes nefese devam ediyorlar. Diğer taraftan, anlatılan her şeyi alıp kabul eden bu iştahlı okur, yazar için bir sınava dönüşebilir. Çünkü onların dünyasının yabancısı değiliz ama artık o dünyada ikamet etmiyoruz. Sosyal ve pedagojik düsturlar yazarken hep aklınızın bir ucundan size bakıyor.

Edebi olaraksa, doğrusu kendime engeller çıkararak yazmayı severim. Bu seferki engelim, çocuklara hitap etmekti. Polisiye türünde yazıyorum, harekete, arayışa, belirsizliğe odaklanmış hikâyeler. O nedenle çok zorlandığımı söyleyemeyeceğim. Çocuklar için hayat tamamen bir dedektif soruşturması gibi zaten. Her şey yeni, her şey ilginç, her şey macera. Hayatın karşılarına çıkardıkları düğümleri çözerek büyüyorlar. Onlar için yazmak gerçek bir zevk.