Konuk Yazar: Pınar Yılmaz
Ömer Açık’ın Günışığı Kitaplığı’ndan yayımlanan yeni romanı Arıları Kaçırmak, birbirinden oldukça farklı ikizler Leyla ve Taylan’ın, arıların peşine düşen soluk soluğa macerasını anlatıyor. Bir arı hırsızlığı haberinden yola çıkan roman, Uçmakdere’den İstanbul’a uzanan yolculuğunda çocukları arıcılıktan ilaç üretimine, kardeşlikten farklı mesleklere uzanan pek çok konunun peşine düşürüyor. Çiftlikten çalınan arı kovanları, İkizler Festivali, gizemli karakterler ve ilaç fabrikasının etrafında gelişen olaylar, çocukların merak duygusunu canlı tutan hareketli bir hikâyeye dönüşüyor.

Açık, romanı baştan belirlenmiş bir meseleyi anlatmak üzere kurgulamadığını, hikâyenin yazdıkça yön değiştirmesine izin verdiğini söylüyor. Arıları Kaçırmak üzerine konuşurken ikizlerin birbirleriyle kurduğu karmaşık kardeşlik bağından karakterlerin kusurlarına, günümüzün farklı ruh hâllerinin hikâyeye sızmasından yazarken planından uzaklaşmanın yarattığı meraka uzanıyoruz. Açık’ın da söylediği gibi, merak yalnızca bu romanın değil, yazının ve hayatın da yakıtı.

Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan yepyeni kitabınız Arıları Kaçırmak çocuk edebiyatında pek de karşılaşmadığımız konuları ele alıyor; ilaç endüstrisi ve ilaç üretimi gibi. Sizi bu dünyaya götüren ilk fikir neydi?
Başlangıç noktası bu kez, yıllar önce okuduğum ve ilginç geldiği için not ettiğim bir arı hırsızlığı haberiydi. Hâlâ da sonuçlandığını sanmıyorum o olayın. Bu kurgu dışı olayın öncesi, sonrası ve satır aralarını kurgu çimentosuyla doldurup mizahla boyayarak okunabilir bir yapı oluşturmaya çalıştım. İlaç sektörü hakkında yazmak gibi bir niyetim hiç yoktu, herhangi bir meseleyi yazmak gibi bir niyetim de olmuyor zaten çoğunlukla. Başlangıç noktası belirdikten sonra olası seçeneklere kafa yoruyorum ve didiklemeye en uygun yoldan ilerliyorum. Ara duraklarda başka başka konular kendini hissettiriyor. Konu yön değiştiriyor bazen, bazen raydan çıkıp geri dönüyor, bazen de hiç hesapta olmayan duraklara uğrayabiliyor. Kuşkusuz tamamen bilinçdışı ilerlemiyor yazı, ancak baştan çerçevelenmiş, güdümlenmiş hiç değil.
Kitabın afacan ikizleri Leyla ve Taylan birbirlerinden oldukça farklı karakterler; Leyla’nın planlı ve kontrollü yapısına karşılık Taylan daha hayalperest, sakar ve içgüdüleriyle hareket ediyor. Ama macera ilerledikçe görüyoruz ki tam da bu farklılıklar onları birbirleri için vazgeçilmez kılıyor. Birbirinin zıddı gibi görünen iki karakteri aynı hikâyenin merkezine yerleştirirken nasıl bir kardeşlik ilişkisi kurmak istediniz? Sizce insanı kardeşine bağlayan şey benzerlikleri mi, yoksa farklılıkları mı?
Benzemez ikizler hakkında günün birinde yazacaktım mutlaka. Bu yapıda bir kitap için ihtiyacım olan karakter kadrosuna ikizlerin katılması hikâyeye fazladan bir katman ekledi. İkizlik kavramının toplumsal karşılıklarını, merak edilen, komik ya da bıktırıcı yanlarını didiklemek eğlenceliydi. Kardeşler ikiz de olsa birbirinden çok farklıdır, ayrıca farklı olmak için çabalarlar. Çocukların en büyük destekçisi de rakibi de ister istemez kardeşleri oluyor. Size en benzeyen, benzemesi beklenen birey o. Sıklıkla karşılaştırıldığınız, habire bir şeyleri paylaşmanız istenen, sürekli burnunuzun dibinde biten kişi o. Birlikte çok zaman geçiren insanlar fark etmeden birbirini tamamlıyor sanki. En iyi onlar birbirini tanıyor, eksiğini görüyor, bunu kullanıyor ya da tamamlıyor. Bu ilişkiden de öyküleştirilecek bolca malzeme çıkıyor.
Leyla’nın nomofobisi de günümüz çocuklarının hayatına çok yakın bir mesele. Keza Dedektif Menekşe’nin aboulomaniasi gibi farklı psikolojik durumlar da karakterlerin hikâyelerine eşlik ediyor. Karakterleri yaratırken bu tür durumları hikâyeye nasıl dahil ettiniz?
Karakter inşa etmek en temelde ruh halini anlamak, psikolojinin davranışlara etkisini aktarabilmek sanırım. Hikâye zamanı günümüz olunca daha güncel konuların, ruh hallerinin metne sızması olağan. İnsanların ruh halleri akla hayale gelmeyecek kadar çeşitli. Gündelik yaşamda en yakınlarımın renkli ruh halini, bu çeşitliliği fark etmeye çalışıyorum. Tabii kendi psikolojim de sürekli radarımda. Başkalarıyla ilişkilerimizi belirleyen de psikolojimiz değil mi? Hikâyeler de birçok karakterin birbiriyle ilişkisine dayanıyor. Kurgunun ilerlemesini sağlayan ve karakteri anlamayı kolaylaştıran ayrıntılara büyüteç tutmayı seviyorum.
Refik Amca ve Dedektif Menekşe, çocuklara yol gösteren kusursuz yetişkinler değiller; onların da zaafları, tuhaflıkları ve karar vermekte zorlandıkları anlar var. Hikâyenin Kalbi’ndeki anneanne de benzer şekilde alışılmışın dışında, uçarı kaçarı bir karakterdi. Çocuk edebiyatında yetişkin karakterleri kusurlarıyla birlikte ele almak sizin için ne ifade ediyor?
Kusur, zaaf ya da tuhaflık barındırmayan karakterler beni pek ilgilendirmiyor, çünkü renksizler. Onların kusuru da bu sanırım. Sadece Refik Amca ve Menekşe değil, ikizlerin anne babası, hikâyenin kötüsü Huzursuz Hanım, Akil Hoca, Mucize ve hatta onun çok az tanıdığımız anne babası da kendi tuhaflıklarıyla var olabilen karakterler. Kusurlarımız bizim ayırt edici yönlerimiz. Onları saklamaya ya da inkâr etmeye çalışıyoruz. Olabilir ama silik bir tip olmak istemiyorsa insan kendini de zaman zaman olduğu gibi kabul etmeli bence.
Roman boyunca arılardan kardeşliğe, ilaç sektöründen mesleklere kadar pek çok konuda “Bunun arkasında ne var?” sorusunun peşinden gidiyoruz. Siz de yazarken böyle bir merak duygusuyla mı ilerliyorsunuz?
Yazarken benim hoşuma giden şey başta çattığım plana sadık kalmamak. Ben işin arkasında olanı, yazmaya oturmadan belirlemeye çalışıyor ve bunu yaparken de hayal gücümün sınırlarını zorlamaktan büyük keyif alıyorum. Ancak daha iyisi yazarken oluyor. İşin arkasında ne olduğunu aslında bilmediğimi fark ediyor ve olayların bu noktaya nasıl geldiğine ben de şaşıyorum. Merak sadece yazının değil hayatın da yakıtı. Okurken olduğu kadar yazarken de meraklı olmak denenmemişi deneme cesareti veriyor.
