Konuk Yazar: Betül Hannan

Bir çocuk kitabını yetişkin bir okur olarak okumaya başladığınızda, kitabın size ne anlatacağını bildiğinizi sanırsınız. Bir macera vardır, çocuklar vardır; biraz korku, biraz kahkaha ve kesinlikle çözülmesi gereken bir bilmece. Sonra kitap, siz daha ilk sayfalarda rahatça yerleşemeden, küçük bir ayrıntıyı önünüze bırakır: İki, üç, yedi, on bir numaralı kamaralar, beşte durmuş saatler, kalp biçimli bir çiçek, kırmızı bir silindir ve adı size tuhaf gelen bir biber. Siz bunları okur, geçersiniz. Oysa kitap geçmez. Onları bir kenara koyar ve zamanı geldiğinde yeniden önünüze çıkarır. Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan Günay Gafur’un “Kaos Oyunları” dizisini okuduğumda bunu hissettim. Kitap, ben ondan hiçbir şey beklemezken, yaz tatillerinin o uzun ve birbirine benzeyen günlerini, sitelerin çardaklarında kurulan gizli devletleri, kırık bir kaldırım taşına oturup toz bulutunun ardından tamirat yapan adamları seyreden çocukların o komik ve ağırbaşlı sabrını hatırlattı bana. Bu yüzdendir ki, altı çocuğun kilitli bir odada, cızırdayan bir lambanın altında, hikâyelerini bir deftere sırayla yazmaya başladıklarını okurken, kitabın asıl konusunun kaos değil, bir zamanlar hepimizin içinde yaşadığı o küçük ve sıkı sıkıya örgütlenmiş dünya olduğunu düşündüm. Belki çocuk kitaplarının yetişkinlere yaptığı en beklenmedik şey de budur: Bize unuttuğumuzu sandığımız şeyleri anlatmak yerine, onları hâlâ hatırlıyor olduğumuzu sessizce göstermek.

Profesör’ün sesini sevmemin nedeni biraz da bu. Kaostan nefret ettiğini söyleyen bu çocuk, aslında kaosun tam ortasında yaşıyor. Arkadaşları onu şaşırtıyor, planlarını bozuyor, düzenini dağıtıyor. O ise bütün bunları anlamlandırmak için bilimsel açıklamalara, defterine ve cümlelere tutunuyor. Karanlık ve kilitli bir odada hikâyelerini yazması bana, anlatmanın bazen insanın elindeki tek özgürlük olduğunu düşündürdü. Başımıza gelenleri hemen değiştiremeyebiliriz ama onlara bir biçim verebilir, onları anlatılabilir hâle getirebiliriz. Profesör de bunu yapıyor.

Kitabın dünyasında büyükler genellikle çocukların dünyasına ya kısa bir mola için giriyor ya da onların oyununu engelliyor. İnşaat, çocukların oyun alanlarını yok ediyor. Yönetici zehirli mamayla hayvanların hayatını tehdit ediyor. Anneler telaşları ve yanlış anlamalarıyla olayları daha da karmaşıklaştırıyor. Profesör’ün büyükleri “vahşi” diye nitelemesi bu yüzden yalnızca komik bir çocuk sözü değil. Çocuklar, yetişkinlerin dünyayı kendi ihtiyaçlarına göre değiştirirken başkalarının hayatını hesaba katmadığını görüyorlar. Yine de kitap bütün büyükleri aynı renge boyamıyor. Dede gibi akılcı ve sevecen yetişkinlerle çocukların dünyasına güvenli bir köprü de kuruyor.

Beni en çok eğlendiren şeylerden biri, çocukların birbirlerine taktıkları adlardı. Kertenkele, Bambu Sopası, Zencefilli Kurabiye Adam, Çöp Ajan, Karanlıklar Zebanisi… Bu adlar bir yandan gerçek kimlikleri saklıyor, bir yandan da çocukların birbirlerini nasıl gördüğünü açığa çıkarıyor. Takma adların rolü burada yalnızca oyunun parçası olmaktan ziyade çocukların kendilerini yeniden kurma biçimi olduğunu düşünüyorum. Birinin gerçek adıyla söyleyemediği şeyi, seçtiği adın cesaretiyle söyleyebilmesi gibi.

Baykuş’un “tuvalet fırçası” ya da “sümüklü bamya” gibi sözleri de bu dünyanın önemli bir parçası. Bunlar yetişkinlerin ölçülü ve kibar konuşmalarından değil, çocukların gerçekten güldüğü yerden çıkıyor. Ejderha’nın sürekli düşmesi, bisiklet zillerinin “EUBEEE”, “DRÜLLÜ”, “ZIIIRR” diye sayfada ses bulması, gürültü içinde oynanan “en büyük amca” oyunu vb. kitabın mizahını yalnızca sözcüklere değil, bedenlere ve seslere de yayıyor. Okurken bazı sahnelerde olayın kendisinden çok çocukların birbirine verdiği tepkilere gülerken buldum kendimi.

İshak’ın dışarıda bırakılışı bu yüzden aklımda kaldı. Altı çocuk onu çalıların ardında dinlerken hep bir ağızdan reddediyor. İshak dışarıda bırakılan, en az sevilen, belki en az özür dileyen kişi. Ama aynı zamanda en çok hareket eden, köpekleri kurtaran, olayların yönünü değiştiren ve hikâyeyi kuran kişi. Bir grubun kendine isim verirken, o gruba alınmayan kişiyi de istemeden hikâyenin bir parçası hâline getirmesi, çocuklukta dışarıda kalmanın nasıl bir gölge bıraktığını hatırlattı. İshak’ı yalnızca oyunu bozan biri olarak görmek kolay olurdu elbette. Kitap ise onun görünme ve kabul edilme arzusunu da düşünmeye çağırır. Baykuş’un sır tutma kuralını çiğnemesi de benzer bir yerden geliyor gibi hissediyorum. Bazen insan kötülük etmek istediği için değil, sevilmek ya da beğenilmek istediği için yanlış yapar. Romanın ahlakı, cezayı ortadan kaldırmaz ama affetmeyi de ihtimal dışına çıkarmaz. Arkadaşlığı sürdürmek, burada kusursuz olmak değil, yanlıştan sonra birbirine yeniden bakabilmektir. Bu yüzden İshak’ı yalnızca “kötü” ya da “oyunu bozan” biri olarak okuyamadım. Onun davranışlarını onaylamasam da görünmek ve kabul edilmek için ne kadar ileri gidebileceğini anlamaya çalıştım. Kitabın “ödül mü, ceza mı?” sorusunun da burada önem kazanacağını düşünüyorum.

Yazımın girişinde de kısaca bahsettiğim gibi dizinin ikinci kitabı Kuantum Adası bakmakla görmek arasındaki farkı, bir şeyin önümüzde durmasıyla gerçekten fark edilmesi arasındaki o küçük ama önemli mesafeyi anlatıyor. Kitabın her ipucunda yinelenen “Uyanık ol” sözü, hem oyunların kuralı hem de romanın ahlakı gibi ele alınıyor: Dünyada olup bitenleri anlamak istiyorsanız, yalnızca gözlerinizi açık tutmanız yetmez. Bu dikkat çağrısı, romanın karakterlerine de uzanır. Çok konuşan bir çocuğun şakalarının ardında fark edilme arzusu, sert görünen birinin davranışlarının ardında incinmişlik bulunabilir. Gafur, çocukları gemide yalnızca maceranın içinde sınamıyor; onları birbirlerini ne kadar görebildikleri üzerinden de sınıyor. Siren ile Acısos’un şakalaşmalarına karışan kardeşlik duygusu, Ejderha’nın mizahının örttüğü yalnızlık, rakip takımın katı görünen düzenindeki korku, karakterleri ilk izlenimden daha geniş bir yere taşıyor. Çocuklar rakiplerini önce görünüşleriyle tanımlar sonra o görünüşün ardındaki korkuyu, kırılganlığı ve iyilik ihtimalini fark etmek zorunda kalırlar. Bu yüzden romandaki “hiçbir şey göründüğü gibi değildir” düşüncesi, yalnızca bir sürpriz etkisi yaratmak için eklenmemiş olup başkasına karşı aceleyle verdiğimiz hükümleri de sorgulatmayı amaçlıyor.

Kitabın dili yukarılarda bahsettiğim düşünceyi taşıyor. Lakaplar, yanlış adlandırmalar, şakalar ve Jules Verne’e uzanan göndermeler, çocukların dünyayı yalnızca keşfetmediğini, ona kendi sözcükleriyle yeniden biçim verdiğini hissettiriyor. Bilimsel fikirler de bu dile katılıyor. Roman, bilimi anlatının dışına yerleştirilmiş bir ders gibi değil, oyunun araçlarından biri olarak kullanmaya çalıştığını düşünüyorum. Elbette kimi açıklamalarda öğretici ses belirginleşiyor, anlatı kısa süreliğine kendi akışını durdurup kavramı açıklamaya yöneliyor. Bence kitabın en güçlü olduğu anlar da bilginin açıklanmakla kalmayıp karakterlerin düşünme ve karar verme biçimine karıştığı anlardı.

Diziden geriye benim için çözülen bilmecelerden çok, bir an durup yeniden bakma isteği kaldı. Çünkü bazen bir şaka, bir sessizlik ya da sert bir tavır, ilk düşündüğümüz şey değildir. Kitap bunu çocuklara olduğu kadar biz yetişkin okura da hatırlatıyor. Karşımızdakini anlamak için gözümüzü açık tutmak yetmez. Biraz sabretmek, dinlemek ve hükmümüzü ertelemek gerekir.