O gün, ben şehirden giderken o sandalyesine yaslanmış bekliyordu. Bizimle gelmesini teklif ettim. “Kapa gözlerini!” dedi. Başka türlü boyanmıyormuş yalnızlık. “Tam gitmiyor kimse, bir parçasını bırakıyor, o parçalarla muhteşem vücutlar ortaya çıkarılabilir, hatta çok fantastik sevişmelere imza atılabilir.” diye mırıldandı. Sesimi çıkarmadım bir süre, boşluktan faydalanıp ekledi. Giderken, en azından gözlerini bıraksaydın, başka şehirler inşa etmenin, başka hikâyeler anlatmanın peşinden gitmezdim. Varlığından şüphe ederken alaturka vakitlerin mimarisine aykırı bulunan bir yere göçtüm, radara yakalanmadım, böyle bir yolu tanımıyorlar çünkü. Uzağındayım bütün iklimlerin, kaybettim çoğu manzarayı. Seni de. Kaybettim. Seni kaybettiğim gün varlığından şüphe etmeyi bıraktım. Varsın, ben giderek hissizleşiyorum. Sana gerçeklerden bahsetsem gözlerinin rengi değişir mi? Belki dudağın uçuklar, belki de o an matrak bulduğun laftır, alaylı kahkahalar atarsın. Çünkü sen de onlar gibisin, kokusu sonradan çıkan her şey gibi, senin de yok olmadığına dair öksürükler, mide bulantıları, iç çekişler, alakasız bir zamanda geri gelişlerin var. Hiç bulaşmamalıydık, hapşırınca geçecek gibi bir şey değilsin çünkü, zaten hapşırık sendromu da değil.

– Hapşu!!!

– Çok yaşa.

– Sen de.

– Gör yok mu?

– Yok bulaşma.

Artık “ve”li cümleler kurup uzun uzun konuşamayız. Ve’si yok, ve’den öncekiler de ve’yi söyleyebilmek içindi unut gitsin. Tüm bunları sıralarken boşluğa bakarken yakaladım onu, konuştuğu ben değildim, o sıra gramofonda yalnızca ortam sesi çalıyordu, bilirsin yalnızlık sahnelerini, ses görüntünün önüne geçmemeli, yalnızca akıldan geçmeliydi.

Aklını okumaya başladığımda artık aynı şehirde değildik. Bakıp kahve içtiği enkaz bir zamanlar manzarasıydı ve yine o zamanlar şehrinde dolaşan insanlar vardı. Vazgeçmek için kendine bir neden bulamamıştı. Hayalet şehrinde zaten kendine ait farklı bir dünyası hep vardı ama onu ayağa kaldıracak kadar sıradan bir olay yaşanmıyordu.

Belki de bekleyişi bu sıradanlıktı. Kaosun içinde hayata dair sıradan bir şeyler yaşamak onu yeniden ayağa kaldırabilirdi. Ama haklıydı o kadar tuhaf olaylar yaşamıştı ki artık onu heyecanlandıracak bir olay olmamasından yakınırdı. Bir sabah Çernobil’de suyu açıp kafasından lavaboya dökülen saçlarının giderden kayışını seyretmeye karar verdiğinde saçları suyun hızına yetişemeyip bütün banyoya taştı. O gün yeniden delirebilirdi, eğer gördüklerinin halüsinasyon olmadığını fark edebilseydi. Saat dört civarıydı, olay yeri inceleme “Çernobil’de Dali ile Birlikte Oturan Şizofrenin Anılarından Notlar” adlı hikâyenin ön sözünü kanıt olarak gösterip süreli bir terk ediş başlattı. Şehirden bütün radyasyon çıkarıldığında şizofreni ve Dali`yi de oturdukları sandalyeden kaldıracaklardı. Şizofrenin notları pek gerçekçi bulunmamış olacak ki sonradan Dali’de toplumla birlikte salıverildi. Şizofrenin sandalyesinde oturma izni elinden alınmadı. Kendine göre yeterince çevresi vardı ama bahsettiği türde bir kalabalığa da rastlanmadı. Radyasyondan ve yalnızlıktan ölsün diye bırakıldığı yerde, sürekli kendi dünyasında kaybolur, içinden çıkılmaz bencilliğini deliliğiyle gizlerdi.

Başlık Görseli: © Darren Ketchum