Depremin 60. saatinde gözlerimi, ruhumu televizyondan ve sosyal medyadan ayırmaya çalışarak bir şey yapmam gerek dürtüsü ile hareket ediyorum.

Ülkemizi yasa boğan, on ilde binlerce insanımızı kaybetmemize neden olan deprem, nefes almamı zorlaştırıyor. Oğlumun doğumunun üzerinden geçen on sekiz ayda o uyanıkken bir kez bile televizyon açmamama rağmen depremin olduğu gün televizyonu bütün gün açık tuttum. Kapatamadım. Haber alma ihtiyacım o kadar yoğundu ki ilk defa ilgim oğluma yönelemedi. Çoğu zaman onu oyalayacak bir şeyler sunup ekrana kitlendim. On sekiz ayda o uyanıkken kendimi bile ihmal etmişken bu deprem sürecinde ona ayırdığım vakit çok çok çok sınırlıydı.

Bugün bu satırları yazmak zorundayım. Hayatımı devam ettirebilmek için, nefes alabilmek için, psikolojik dengemi korumak için, bir sonraki günümü devam ettirebilmek için bu yazıyı yazmak zorundayım.

Ülkemizin ihmal edilen çocuklarıyız. Duygusal açlıkla büyüyoruz. Ailemizde ihmal edilmeye başlıyoruz. Duygularımız kabul görmeden büyüyoruz. Sisteme insan yetiştirmek adına ailelerden ilk eğitimi alan çocuklar okullara teslim ediliyor. Öğretmenler “otorite”yi önemsiyor ama sevginin, anlayışın, empatinin gücünü öğrencileri ile paylaşamıyor. Bunu bir öğretmen olarak gözlemlediklerim neticesinde, deneyimlerime istinaden söylüyorum. Bu cümleyi büyük ve derin bir üzüntü çekerek kuruyorum. Dayatılan okul kuralları ve müfredat nedeniyle en ufak bir sohbete müsemma göstermeyen bir zihniyetle çocuk yetiştirmeye çalışıyoruz. Buradaki yetiştirmeden kastımın sistem için gerekli bir yetiştirme olduğunun altını maalesef bir kez daha çiziyorum. Hâliyle bir edebiyat öğretmeni olmama rağmen herhangi bir kitap ya da film üzerine konuştuğunuzda dersi kaynatan öğretmen etiketi yememeniz neredeyse imkânsızlaşıyor.

Daha da uç örneğini sizinle paylaşmak istiyorum. 12. sınıf öğrencilerinin paragraf sorularında zorlanması neticesinde 9. sınıf öğrencilerimizin bir dersini kitap okuma ilan ettik. Amacımız 9.sınftan itibaren işi sıkı tutmaktı. Okuduğunu anlamayan çocukların sınavdan genel itibarıyla verim alabilmesi imkânsız olacağı için bu okuma dersini önemsedik. Öncelikle velilerimize bunun boş ders olmadığını anlatmamız zaman aldı. Çocuklarda edebî bir zevk yaratmada da bu bir ders işlevsel olacağı için Türk ve dünya edebiyatından yazarlar seçtik. Ben Gabriel Garcia Marquez’in “Kırmızı Pazartesi” kitabını seçtim. Bu kitapta geçen argo birkaç kelime nedeniyle bir velim tarafından okul idaresine şikâyet edildim. Müdürüm çağırıp durumu anlattığında şoke oldum. Kitabın içindeki argolar hiç önceliğim olmamıştı. Hatta farkında dahi değildim çünkü kitap bambaşka bir şeyden söz ediyordu. Ben o kadar şaşırmıştım ki seçtiğim kitabı savunabilmek adına müdürüme “Hocam yapmayın lütfen Nobel Ödülü almış bir yazardan söz ediyoruz,” minvalinde cümleler kurmuştum. Koskoca dünyanın kabul ve takdir ettiği kitap, bir velimizin sansürüne uğramıştı. Hâlâ da bu durumu yaşadığıma inanamıyorum.

Peki şimdi ben bunları neden anlattım?

Elimde Günışığı Kitaplığı etiketiyle bizlere ulaşan Brigitte Labbé’nin yazıp Jacques Azam‘ın resimlediği, Azade Aslan tarafından Türkçeye çevrilen Çıtır Çıtır Felsefe dizisinin 33. kitabı Sanatçılar ve Dünya var. Bu dizi ile ilgili de haziran ayında üzücü bir olay yaşadık. Dizinin yedi kitabı “muzır” yayın ilan edildi. Yani bu yedi kitap çocuklar için uygun bulunmadı. Yayınevi kitapların içeriği hakkında açıklama yapma ihtiyacı, zorunluluğu hissetti. Günışığı Kitaplığı gibi titiz çalışan bir yayınevinin maruz kaldığı bu iddialar oldukça üzücüydü. Söz konusu Günışığı Kitaplığı olmasa, ben Mine Hanım’ın, Müren Hanım’ın titizliğine tanıklık etmesem, yazar kadrosunun kelimelerinin gücünü bilmesem, düzenledikleri Zeynep Cemali Edebiyat Günü ve Eğitimde Edebiyat Seminerleri’nde üsluplarına, çalışmalarına tanıklık etmesem “Acaba mı?” diyebilirdim. Ama gönül rahatlığı ile söylüyorum: İmkânsız!

Kitapların yasaklanması ülkemiz adına yeni bir olay değil maalesef. Dünya siyasi tarihinde de yasaklanan kitaplar, meydanlarda yakılan kitaplar toplumsal bellekte silinse bile arşivlerde bilgi ve fotoğraf olarak duruyordur eminim. Yasaklanan kitapların topluma sağladığı bir fayda ile henüz karşılaşamasak da gelişemeyen toplumların sonucunu anbean yaşıyoruz. İşte en günceli deprem!

Depremin dokuzuncu gününde, 210. saatinde hâlâ bu yazıyı tamamlamaya çalışıyorum. Güç bulmaya çalışıyorum. Sanatçılar ve Dünya kitabını bir daha, bir daha okuyorum. Yazıyı ne zaman tamamlayabilirim, ne zaman yayına hazırlayabilirim bilemiyorum. Ancak bu kitabın okurlarına söylemek istediklerini ıskalamak istemiyorum.

Gelin kitabın içeriğini daha yakından inceleyelim.

Sanatın ne işe yaradığını sorgulamak ile başlıyor kitap. Mars gezegeninden gelen bir aile, Aksel ve ailesinin evindeki nerdeyse her nesnenin ne işe yaradığını soruyorlar. Marslılar upuzun parmaklarıyla bir tabloyu gösterdiğinde Aksel ve annesi gülümseyerek “O mu? Hiçbir şeye!” cevabını veriyorlar. Ancak Marslılar gittikten sonra Aksel tablonun işlevinin peşine düşüyor.

“Kahve makinesini, musluğu ve süzgeci icat edenlerin, onları üretenlerin ve satanların hepsi, işe yarar mesleklere sahip… Onlar sayesinde yiyip içebiliyoruz, barınabiliyoruz, bir yerden bir yere gidebiliyor, öğrenebiliyor, iyileşebiliyor, güven içinde yaşayabiliyoruz…. Sanatçılar neden var?”

Sahi sanatçılar gerçekten neden var, bunu düşündünüz mü?

Ben hem öğretmen hem de içerik üreticisi olarak daha önce de bu soruya defalarca cevap aradım, dilim döndüğünce cevaplar ortaya koyabildim ancak içinde bulunduğumuz bu can yakıcı günlerde sanatın ve sanatçının gücünün daha fazla konuşulması gerektiğini düşünüyorum. Neden bir tiyatro oyununu, bir filmi izlemeli, bir şiiri dinlemeli, bir romanı okumalıyız? Neden bunların anlamları üzerinde düşünmeli hatta başkaları ile de konuşmalıyız?

Bu soruların tek bir cevabının olabilmesi elbette mümkün değil. Ancak bu noktada sanatın ve sanatçının işlevinin bize ayna tutmak olduğunun altını çizmek isterim.

Ülkemizin ihmal edilen çocukları olduğumuzu belirtmiştim. Bu ihmal bizi kendimize, benliğimize, duygularımıza yabancılaştırıyor. İçimizdeki her şeyden uzaklaşıp bize dayatılanların altında fikirsiz, duygusuz yaşayan bir topluma dönüşüyoruz. Kaçımız kalbinden geçen herhangi bir şeyi yapmak için mücadele etti ya da ediyor? Çocuklara büyüyünce ne olmak istediğini sorduğumuzda “doktor, öğretmen, mühendis” cevapları ezberletilmiş cevaplar değil midir? Bir hayat, sadece bir meslek sahibi olabilmek adına adanabilir mi? Hayallerimiz nerede, duygularımız nerede?

İşte Aksel gibi sanatın ne işe yaradığının peşine düşerken aslında tam da kendi benliğimizin peşine düşüyoruz!

Kitabın her bir bölümünde yeni bir karakterle sanatın ve sanatçının dönüştürücü gücü ile yüzleşme imkânı yakalıyoruz.

Elçin; büyükannesi ve büyükbabası ile günbatımında yürüyüşe çıktıklarında, buğday tarlalarının fotoğrafını çektiğinde sanatçıların tabloları aracılığıyla dünyaya ustaca sızan güzelliği görmeyi başarıyor. Yedi yaşında heykeltıraş Rodin’in ünlü “Düşünen Adam” heykelini gören Rafi yirmi yaşında, otuz beş yaşında, elli yaşında, altmış beş yaşında bu heykel aracılığıyla her zaman yaşıtlarından farkındalık olarak ayrışacaktır. Sanat eseri, vermek istediği mesaj aracılığıyla tıpkı Rafi’de olduğu gibi dinlememizi, görebilmemizi, ifade edebilmemizi kolaylaştırır, kısacası “anlam”a kavuşmamızı sağlar.

“Sanatçı, dünyanın gürültü patırtısı içinden bir resim, bir heykel, bir fotoğraf, bir müzik, bir dans, bir şiir, bir tiyatro oyunu, bir roman çıkarıyor ve bize diyor ki: ‘Dur, bak, dinle.’”

Hepimizin bir sanatçı estetiğine sahip olması mümkün değil ancak kitapta da öğütlendiği gibi biraz durup bakabilir, dinleyebiliriz. İçinde yaşadığımız dünyayı bambaşka gözlerle görebilecek kadar algımızı geliştirebiliriz.

Sanatçılar, bizimle birlikte bu dünyada yaşarken yarattıkları eserlerle bizi dönüştürürler. Sanatçı, büyük bir dönüştürücüdür.

Sanatçı, eserlerini evrensel bir dille yaratsa da ben yaşadığımız coğrafya özelinde sanatın birleştirici gücüne de tutunmak istiyorum. Sanat; bir toplumun iyileşmesi için tek başına reçete olamaz, bunun farkındayım ancak sanat ve sanatçı sayesinde benliğimizle, duygularımızla buluşmanın faydalarını göreceğimizden eminim. Eserler aracılığıyla empati duygumuzu geliştirebileceğimizden eminim.

Bugün bu coğrafyada kadın cinayetlerinden, hayvan dostlarımıza şiddet ve tecavüzden, çocuk istismarından dert yanıyor ve bunlara karşı çözüm arayışımızda nefesimizin kesildiğini hissediyorsak toplum olarak yaygınlaştırdığımız ötekileştirme kavramını maalesef sanata ve sanatçıya karşı da takındığımız için yaşıyoruz. Güncel sorunumuz deprem nedeniyle tanık olduklarımız canımızı acıtıyorsa biraz daha durmalı, bakmalı ve dinlemeliyiz belki de. Ben binlerce akrabamı kaybetmiş gibi hissediyorum. İçi boşaltılan kurumların, ihmallerin sonucunda kaybetmiş olmanın acısını yüreğimden nasıl silerim bilemiyorum. Zihnimden o fotoğrafları nasıl sileceğim hakkında ilk defa bir fikrim yok.

Tam da bugünlerde beni iyileştirmek için sarıp sarmalayan “Sanatçılar ve Dünya” kitabına minnettarım.

Çıtır Çıtır Felsefe dizisinin 33. kitabı “Sanatçılar ve Dünya”ya kitaplığınızda yer açma zamanı. Sanat eserleri aracılığıyla benliğimizle kavuşmamız dileğiyle…