Søren Kierkegaard’nun “yeryüzündeki tüm varlığımız, bir tür hastalıktır” dediği yerde; sağlıklı yaşamın sırrı nedir, sağlıklı yaşamak için neler yemeliyiz, günde ne kadar su içmeliyiz, ne sıklıkla spor yapmalıyız ya da hiç bunlarla uğraşmayıp bir tılsımlı kitap alsam faydası olur mu türünden sorular hükmünü yitiriyor. Yalnızca şimdi değil, geçmişte olduğu ve gelecekte de olacağı gibi, tüm yaşamımızı hasta olmamak üzerine kurgulayamayacağımız için, yani en azından böyle olması gerektiği için; insan, bir hastalık varlığıdır – ve bundan kaçınamaz. O zaman buradaki temel mesele, nasıl sağlıklı olacağımız ya da hasta olmamak için neler yapacağımız değil, hastalığa rağmen nasıl yaşamda kalacağımızdır. Bu noktada, yardımımıza koşacaklar yine, müzmin hastalar; Søren Kierkegaard, Friedrich Nietzsche ve Albert Camus olacaktır. Onlar, kendilerini bildi bileli hasta olanlar, her ne kadar çok uzun bir yaşam sürmedilerse de, gerçek bir yaşam sürdüler. Hastalıkları yaşamlarının sonuna kadar onların sadık birer eşlikçisi oldu; fakat yaşamdan vazgeçmeyi, yaşama yüz çevirmeyi ne kendileri yeğlediler, ne de bize öğütlediler. Onların derdi, varlıkta kalmaktı; çünkü ancak varlıkta olan birisi üretmeye devam edebilirdi: Öyle de oldu, yaşadılar ve yazdılar, hastalıkları ise, onların incelikleriydi.
Søren Kierkegaard daha küçük yaşlardan itibaren, zihinsel ve bedensel olarak pek sağlıklı sayılmazdı; öyle ki ilkgençlik çağında, sağlıksız bir bedene sahip olduğu gerekçesiyle askerî hizmete kabul edilmemişti. Onun hastalığını bugün tam olarak kestirmek mümkün değilse de, gençlik yıllarından itibaren yavaş yavaş eridiğini kestirmek zor değil. Ne olduğu bilinmez bir hastalığın ve ağır bir melankolinin eşlik ettiği yaşamında Kierkegaard, özellikle son on beş yılını (1840 ve 1855 yılları arası) oldukça üretken geçirmişti. Öyle ki, neredeyse her yıl, bir ya da iki eser yayınlıyor ve bunun yanında gazete yazıları yazıyordu. Bu süreçte ise varlığının güvencesi olarak gördüğü “yürüyüşe çıkmak”, onun için vazgeçilmezdi. Nihayet Kierkegaard, artık yürüyemez duruma geldiğinde, Ekim 1855’te, sokakta yere yığıldı. Hastanede geçirdiği bir ay boyunca da iyiye gitmedi, bütün bedensel işlevlerini tek tek yitirdi ve Kasım 1855’te yaşama veda etti. Onu öldüren hastalık ise, tam olarak bilinemedi.
Gelgelelim Friedrich Nietzsche de tıpkı Kierkegaard gibi genç yaşlarından beri hastalıklardan muzdaripti. Bu hastalıkların bilinir olanları, migren ve sifilizdi. Migren hastalığı Nietzsche için dayanılmaz baş ağrılarına, sifiliz ise krizlere ve sancılara yol açıyordu. Hastalığından ötürü Nietzsche yine tıpkı Kierkegaard gibi askerî hizmete uygun bulunmamış, hattâ yine hastalığından ötürü, profesörlük görevi yaptığı Basel Üniversitesi’nden de erken (otuz beş yaşında) emekli olmuştu. Hastalığının en ağır seyrettiği ve belki de dayanılmaz olduğu zamanlarda Nietzsche, yine Kierkegaard’ya çok benzer şekilde oldukça üretkendi. 1880-1889 yılları arasında, Böyle Buyurdu Zerdüşt, Şen Bilim, Ahlakın Soykütüğü ya da Putların Alacakaranlığı gibi en ünlü eserlerini veren Nietzsche’nin bu üretken serüveni, hastalığının son aşamasına geldiği 1889 yılının hemen başında sona erdi. Bu tarih, onun zihinsel olarak çöktüğü tarihti ve yaşamının son on bir yılını, yatağa mahkûm halde geçirecekti. Nietzsche, on bir yıllık bir son direnişin ardından 1900 yılında yaşama veda etti. Ölüm nedeni ise, zatürre olarak kayıtlara geçti.
Son olarak Albert Camus de, Kierkegaard ve Nietzsche gibi genç yaşlarından itibaren hastalıktan muzdaripti. Yoksul çocukluk yıllarında yakalandığı tüberküloz, yaşamı boyunca onun yakasından düşmedi. Hastalığı yüzünden daha ilkgençliğinde Camus, çok sevdiği futbolu bırakmak zorunda kalmış ama bu sayede felsefeye ve tiyatroya yönelmişti. Yaşamının geri kalanında da hastalığı dönem dönem nüksetti. Fakat bu dönemlerde dahi Camus, Kierkegaard ve Nietzsche misali üretkendi. Yabancı ya da Sisifos Söyleni gibi en önemli eserleri, hastalık dönemlerine denk geliyordu ve bu eserlerde Camus yaşamın yaşanmaya değip değmediği üzerine düşünüyor ve her şeye rağmen “ille de yaşam” diyordu. Her ne kadar hastalıktan muzdarip bir yaşam sürse de, bu yaşam onun için değerliydi ve onu sonuna kadar deneyimlemekte kararlı görünüyordu. Gelgelelim Camus, hiç beklenmedik şekilde, 1960 yılında geçirdiği bir trafik kazasında yaşama veda etti. Ardında birçok eser ve ikiz çocuklar bırakarak…
Bahsini geçirdiğim bu üç yaşam filozofunun ne uzun ne de kısa yaşamları, bizim için esin verici olmalı. Hastalık dediğimiz, yaşama dâhildir ve hastalıklara rağmen yaşamak ise bir ödevdir. Bu halde hasta olmaktan ya da sağlığı kaybetmekten değil, hiçbir şey üretmeden yaşamış ve yeryüzüne bir şey bırakmadan geçip gitmiş olmaktan korkmak gerekir. Yine de, iyi dilek adettense; sağlıkla kalınız, eğer gerçekten kalabiliyorsanız.
Camus yâr, Nietzsche yardımcı ve Kierkegaard kemancınız olsun.
Herkes kendi yazgısına emanet…
Yararlanılan Kaynaklar:
HANNAY, Alastair, Kierkegaard, İş Bankası Kültür Yayınları, 2013.
YOUNG, Julian, Nietzsche, İş Bankası Kültür Yayınları, 2015.
GÜNDOĞAN, Ali Osman, Albert Camus ve Başkaldırma Felsefesi, Öteki Yayınevi, 2018.
Hamza Celâleddin, 1991’de Konya’da dünyaya geldi. 2013’te Süleyman Demirel Üniversitesi Felsefe bölümünden mezun oldu ve 2014’te Konya Üniversitesi Felsefe bölümünde yüksek lisans programına başladı. 2017’de Katil Nietzsche Asker Kant, 2018’de Dehşetli Peygamber Zarif Cellat, 2019’da Nietzsche’nin Altı Günü eserleriyle birlikte; Destek Yayınları felsefe serisi için Albert Camus, Søren Kierkegaard ve Jean-Paul Sartre derlemelerini kaleme aldı. Son olarak ise Fihrist Kitap’tan Bir Otto Weininger Kritiği isimli kitabı yayınlandı. 2014’ten itibaren pek çok dergi ve online gazetede yazıları yayınlandı ve 2017-2019 yılları arasında Düşünbil Felsefe Dergisi editörlüğünü yaptı. 2019 yılından itibaren ise kendi dergisi, Henidik Felsefe ve Filoloji Dergisi’ni çıkarmaya başladı. Ayrıca bir süredir tiyatro sahnesinde Felsefe Konuşmaları yapmaktadır.

Dünyaya neden bir şey bırakmalıyız?
Birçok kişinin ağzında olan “Unutulmamak” sözcüğü bence gereksiz bir şeydir çünkü öldükten sonra ardından bütün insalığın seni anması hiçbir anlam ifade etmiyor çünkü ne sen onları duyabiliyorsun ne de insanlık seni.