Şimdi ben bir ıslık çalsam, acaba bu kimin ıslığıdır? Ya da bir cümle kursam, şöyle iddialı bir önermeyi dile getiren uzun bir cümle… Kim olur acaba cümlemin gerçek sahibi? Yirmi dokuz harf, üç beş noktalama işareti ve birkaç bin kelime…
“Etika”
Kıvanç NALÇA

Her yıl 27 Mart haftası Dünya Tiyatro Günü olarak anılır. Tiyatrolar değil, Tiyatro Günü. Bu aşırı gerekli düzeltmeyi de yaptığıma göre devam edebilirim. Bu başlıkta bizi üç farklı bildiri türü karşılıyor: Uluslararası Bildiri ya da Evrensel Bildiri, Ulusal Bildiri ve Alternatif Bildiri. Geçtiğimiz yıl bu konuyla ilgili; Dünya Tiyatro Günü bildirilerinin kimler tarafından yazıldığı, kaleme alanın neye göre belirlendiği gibi birtakım soruları sesli düşünmüştüm. O günden bugüne hala bu sorulara “geçerli” bir yanıt bulamadığım ve herkesin her şeyi bildirileyebildiği bir yerde işbu kişi de bu konuyu bildirileyebileceği (aha, yeni bir fiil türettim) için ben de müsaadenizle alternatif bir bildiri yazma haddini kendimde görür oldum. İlk defa bildiri yazıyorum. Bakalım nasıl olacak… Buyurun;

Her şeyin ortasında duruyor tiyatro. İşte orada! Her şeyin ortasında. Nepotizmin, etik dışılığın, siyasetin, kayırmanın ve ötekileştirilmenin, mesleki ahlaksızlığın, zalimlerin ve zulümlerinin, kendi geçmişinden uzakta, gayri nizami harp usullerince yıpranmış, hırpalanmış, itip kakılmış, fena halde dayak yemiş, yitik bir iradede… Her şeyin ortasında duruyor!

İnanmıyorsanız gidin bakın. Kendi gözlerinizle görün. Sanatların sanatı tiyatronun binyıllardır salık verdiği “erdemli insan olma” öğretisinden gün be gün nasıl uzaklaştığını/uzaklaştırıldığını. Tiyatro artık ideal birey ve bu bireylerden oluşan erdemli toplumlar vaat etmiyor. Yerine, yeni dünya düzenine göre korunaklı kalabilmek adına salt bencil istek ve arzularının güdümündeki insanlar tarafından pragmatik bir ayet okuyor, hala duyabilenlere!

Artık o, her gelenin yularından tutup çekiştirmesinden bitkin düşmüş, yalnızca kendini sürdürebilir kılmaya devam edebilmek adına, duruyor: her şeyin ortasında…

Dilinde tüy bitiren “büyük” söylemleri yok artık. Derdi yok. Kavgası yok. Muhalefeti yok. Hem her şeyin hem de büyük bir hiçliğin ortasında öylece, duruyor.

Duyulmak istenileni söyleyen, görmek istenileni eyleyen, liyakatsizce tayin edilmiş belli belirsiz hedeflere doğru kırbaçla koşulan, diline gem vurulmuş bir yılkı atı misali, kendisine ihtiyaç duyulduğunda, sadece ihtiyaç duyulduğu bir biçimde hizmet vermeye her daim amade olması beklenen, tüm irade ve koşumları bağlanmış, duruyor.

Ne vakit içindeki özgün ruh onu geniş düzlüklere bir adım attıracak olsa ille de bir gocuklu Celep peydah oluveriyor, bir yerlerden. Eh o da ne yapsın, eski ihtişamı yok, bilekleri zayıf, kır tüyleri daha seyrek, üzerine konan sinekleri bir kuyruk hareketiyle defedecek kadar dahi takati yok. Duruyor garip. Duruyor öylece…

O artık yeniden koşabilmeyi değil, kaynağını aldığı mitlerde de geçtiği gibi, kanatlarının çıkacağı günü bekliyor. Ona artık rahat koşabileceği geniş düzlükler yok belki ama hala her sabah maviye boyanan koca bir gökyüzü var.

Bu bir yeniden doğuş öyküsü değil onun için. Binyıllardır kendinde tuttuğu söylenceleri korumak adına bu saplandığı bataklıktan koşarak çıkmaya çabalamak yerine, duruyor. Ve bekliyor. Yeniden ayağını vurduğu yerden ilham musalarının fışkıracağı ve tanrılarla çoktan kavgalı bir Herakles’in kanatlarından tutup açacağı günü, bekliyor. O tıpkı yansımasını aldığı evren gibi, doğa gibi, yenilenip devam etme ülküsüyle her nasılsa kanatlanıp uçacak, biz ise yere doğru çekilmeye devam edeceğiz.

Uyanın ey insanlar!
Dünyayı kucaklayın.
Gökyüzüne bakın, birbirinize…
Bakabilecek kadar masumiyetiniz, haysiyetiniz varsa; gözlerinize…
Şimdi korkmadan kendinize söylediğiniz yalanları fısıldayın bu çığın altında.
Kandırdığınız kendinizi görün, bembeyaz.
Görün;
Ne ihanet ne kardeşlik, hiçbir şey tutunamıyor.
Çünkü kar silip atıyor ne varsa!
Bizim için yağıyor o.
İçimize akan irinli kan ırmağını bir türlü görmeyen, biz kirli insanlar için;
Kar yağıyor…
Üstelik en temiz haliyle.
Şiir okur, şarkı söyler gibi
Kar yağıyor sözlerimin üzerine.
“Gece Oyunu”
Şahin ÖRGEL