Değerli dostum Dr. H. Tolga Arslan ile Mustafa Kemal Atatürk’ü ve geçen sene çıkan “Türkiye’de Askeri Müdahale Dönemlerinde Atatürk ve Atatürkçülük” adlı eserini konuştuk. Umarım zevkle okursunuz.

Kendini tanıtır mısın?
İstanbul doğumluyum. İlk-orta-lise-üniversite öğrenimimi İstanbul’da tamamladım. İstanbul Üniversitesi’nden Felsefe bölümünü bitirip aynı bölümde pedagojik formasyonumu aldıktan sonra uluslararası ilişkiler alanında da lisans öğrenimimi tamamladım. Yeditepe Üniversitesi’nde sevgili hocam Erol Mütercimler’in tez danışmanlığında da yüksek lisansımı tamamladım. Ardından Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde kıymetli hocam Hakan Uzun’un tez danışmanlığında doktoramı tamamladım. Şu an bir kamu kurumunda çalışmakla beraber özel bir üniversitede sembolik bir ücret karşılığında (ücretsiz bile diyebilirsiniz) “Yakın Dönem Türk Modernleşme Tarihi” dersleri veriyorum. Pek çok projede proje yöneticisi, proje danışmanı, metin yazarı, araştırmacı olarak görev aldım ve almaya devam ediyorum. Yazmayı planladığım kitaplar doğrultusunda da çalışmalarıma devam ediyorum.

Bence Türkiye’de bir kavram kargaşası var. Bize ilk olarak Atatürkçülük ve Kemalizm arasındaki farkı anlatır mısın?
Aynen katılıyorum. Bu durum bize mahsus olmamakla beraber ülkemiz ve siyasi tarihimiz açısından baktığımızda bu kargaşanın en çok yaşandığı kişi ve ideoloji Atatürk ve Kemalizm’dir dersek yanılmış olmayız.
Sesler, kelimeler ya da kavramlar yer ve zaman faktörüne göre farklı anlamlara gelebilir ve aynı formda olmasına rağmen değişik manalarda yeniden yorumlanabilirler. Değişik şartlar ve dönemler aynı kelimeye farklı anlamlar yüklenmesine sebebiyet vermektedir. Süreç içerisinde aynı konu üzerinde meydana gelen tartışmalarda yaşanan kavram kargaşasının temeli, zamanın ruhundan kaynaklanan değişimlerdir. Örnek vermek gerekirse darbe, ihtilal, müdahale, devrim, inkılâp, ihtilal gibi birbirine benzer ve yakın anlamda ve hoyratça kullanılan birçok kavram ile karşı karşıya kalınması mümkündür. Bu kavramların nerede ve nasıl kullanılacağı üzerinde kesin bir fikir birliği yoktur. Bu tanımların yapılmasında tanımı yapan kişinin dünya görüşü, ideolojisi, olaylara baktığı pencere belirleyici özne olmaktadır. Örnek vermek gerekirse 27 Mayıs müdahalesi bir kesim için darbe olarak tanımlanırken bir kesim için devrim ya da ihtilal olarak tanımlanabilir. Bu tanımın yapılmasına sebep olan arka plan, kişinin düşünce dünyasıdır. Benzer bir tutum Kemalizm-Atatürkçülük için geçerli midir? Kısmen evet kısmen hayır. Şöyle açıklayayım. Öncelikle Kemalizm nedir, ne zaman ortaya çıkmıştır bunu ortaya koymak gerekir.
Gerek Atatürk imgesi ve gerek Atatürkçülük/Kemalizm ideolojisi, Türk siyasi hayatında önemini/değerini hiç kaybetmemiştir. Zaman içerisinde farklılıklar ortaya çıkmış, farklı Atatürkçülük/Kemalizm tanımlamaları yapılmış yahut Atatürkçülük/Kemalizm ile bağlantısı olmayan fikir ve eylemler Atatürkçülük/Kemalizm perdesi arkasında gerçekleştirilmiştir. Atatürk’ün ve Atatürkçülüğün/Kemalizm’in toplum belleğindeki gücünden/yansımasından faydalanılarak imge olabildiğine kullanılmıştır/aşındırılmıştır; ancak buna rağmen Atatürkçülük/Kemalizm ve Atatürk imgesi değer kaybetmemiş gerek savunanlar ve gerek karşı çıkanlar tarafından en çok övülen ve en çok yerilen bir fenomen olarak varlığını devam ettirmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ideolojisi Atatürkçülük/Kemalizm’dir. Geniş bir alan olan ideoloji kavramı içerisinde Atatürkçülük/Kemalizm, iktidar sahipleri, müdahaleciler yahut Atatürkçülük/Kemalizm karşıtları tarafından yeni baştan yorumlanıp yahut çarpıtılarak amaçlara araç hâline getirilmiştir. Atatürk’ün eylemleri ve söylemleri incelendiğinde gözlerden kaçmayan nokta, O’nun pragmatik bir lider olmasıdır. Farklı zamanlarda ve farklı şartlarda gösterdiği yaklaşımlar, O’nu, amaçlarına araç olarak kullananlar tarafından sömürülecek bir imge hâline gelmesine sebep olmuştur. Bu durum, çok farklı ideolojilerdeki kişilerin/kurumların kendi ideolojileri çerçevesinde Atatürk ve Atatürkçülüğü/Kemalizm’i sembolize etmelerine olanak sağlamıştır.
Kemalizm ve Atatürkçülük gibi iki kavram ile bir ideolojinin tanımlanması meselesi ise ayrı bir tartışma konusudur. “İlk önce hangisi vardı, Atatürkçülük ne demek, Kemalizm ne demek, aynı şeyler mi yoksa farklı şeyler mi?” gibi sorular ise yanıtlanması gereken problemler olarak görülmüştür.
Tarihsel süreç içerisinde ortaya ilk çıkan kavram “Kemalist” olmuştur. Kurtuluş Savaşı sırasında Batı basını tarafından emperyalizme karşı mücadele verenleri tanımlamak amacıyla “Kemalist” kavramı kullanılmıştır. Kemalizm, özü itibariyle antiemperyalist ve tam bağımsızlıkçı bir ideoloji olduğu için bu tanımlama doğru bir çıkarım olmuştur.
Atatürk hayattayken yazılan Kemalizm isimli/konulu kitaplardan biri olan ve 1936 yılında yayınlanan Tekinalp’in eserinde Kemalizm şöyle savunulmuştur:
“Kemalist devrimin, kesin bir gelişime kavuşmasını ve rejimin tam anlamıyla yerleşmesini beklemek gerekiyordu. Cumhuriyet Halk Partisi’nin, 1935 Mayısında, Ankara’da toplanan dördüncü kongresi dolayısıyla, bunun gerçekleştiğini görmek olanağına erdik. Partinin en yetkili yöneticileri, Kemalist devrimin artık en temel amacına ermiş bulunduğunu ve bundan sonra, genel çizgileri artık bütünüyle ve kesin biçimde saptanan yükselişlerle dolu yolda ilerlemekten başka yapılacak bir şey kalmadığını, bu nedenle, resmen açıkladılar. Gerçekten de geriye, Kemalist rejimin şimdiye değin oluşturduğu yapıtlara bir göz atacak olursak, rejimin gerçek yüzünü, olayların, gerçekleştirilen yapıtların ve elde edilen sonuçların aydınlığı altında kolayca görür ve kavrarız.”
Kemalizm kavramının kökleri, Müdafaa-i Hukuk ve Kuvayı Milliye hareketlerine dayanmaktadır. Hem Anadolu basınında hem de yabancı basında ve resmi yazışmalarda Kuvayı Milliyeciler için Kemalistler, Kemaliler, Kemalin Askerleri gibi tanımlamalar yapılmıştır. Örnek vermek gerekirse, ABD’li gazeteci Demetre Vaka, ASIA dergisinin Şubat-Mart 1922 tarihli sayısında, Abdullah Cevdet ile yaptığı röportajda şu ifadeleri kullanmıştır:
“Ateşli gazetelerden birinin yazdığına göre Kemalistleri zafer gününe kadar kullanacak olan Anti-Kemalistler daha sonra bütün Kemalistleri ipe gönderecekler…”
16 Kasım 1922 tarihli The New York Times gazetesinde de Türkiye ile ABD arasında diplomatik ilişkilerin kurulabilmesi için Kemalistlerin, ABD’nin çıkarlarına anlayışlı yaklaşmaları gerektiği belirtilmiştir.
Benzer şekilde İngiliz kaynaklarında da Kuvayı Milliyeciler için kullanılan kavram Kemalistler olmuştur. Amiral F. De Robeck’in Lord Curzon’a 17 Temmuz 1920 tarihinden gönderdiği yazışmada:
“Ferit Paşa beni ziyaret etti. Türkiye’ye imza ettirilmek istenen barış koşullarının bir ölüm fermanı olduğunu söyledi. Halkın bütün ümidi İslam dünyasında ve Bolşeviklerdedir. Kemalistlerin Yunan ilerlemesine dayanmasına imkân yoktur.”
Ankara’daki milli hareketi “Kemalist” olarak tanımlayan isimlerden bir diğeri de General Rumbold’dur. 1921 yılının 29 Kasım’ında sunduğu raporda:
“İstanbul Hükümeti gittikçe Anadolu’ya boyun eğer duruma düşüyor. Yalnız Sadrazam, Kemalistleri asi sayıyor.” demiştir.
Fener Rum Patriği Meletios’ta 17 Nisan 1922 tarihinde: “Yunan ordusunun ricatiyle Rumların vazifesi ümitsiz oluyor. Türkiye’nin en fena tecellisi olan Kemalizm galip gelecektir.” şeklinde endişelerini dile getirmiş ve amaçlarının önündeki en büyük engelin Kemalistler olduğunu vurgulamıştır.
Dış basında durum bu şekildeyken bizzat Atatürk tarafından da hareketin adı Kemalizm olarak tanımlanmıştır. 9-16 Mart 1935 tarihleri arasında gerçekleşen CHP’nin dördüncü büyük kurultayında Atatürk:
“Yalnız birkaç yıl için değil, geleceği de kapsayan tasarılarımızın ana hatları burada toplu olarak yazılmıştır. Partinin güttüğü bu esaslar Kamalizm prensipleridir.” diyerek yoruma yer bırakmayacak şekilde hareketin ve ideolojinin adını netleştirmiştir.
Kemalizm kavramı, bu ideolojiyi tanımlarken kullanılan bir ifade olarak kabul edilmiş ve benimsenmiş iken Atatürkçülük kavramı nasıl ve ne zaman ve niye ortaya çıktı soruları akla gelmektedir. Atatürk hayatta iken Atatürkçülük gibi bir kavrama rastlamamız mümkün olmamıştır. Atatürkçülük kavramının ortaya çıkış tarihi olarak 1953 yılı kabul edilse de 1944 yılında Falih Rıfkı Atay tarafında kaleme alınan “Atatürkçülük” isminde makale mevcuttur.
1953 yılının baz alınmasının sebebi olarak ise Saffet (Arın) Engin tarafından bu kavramın içeriğinin doldurulması ve şekillendirilmesi gerekçe olarak gösterilebilir.
Truman doktrini çerçevesinde yükselen köktendincilik ve öcü simgesi komünizm karşısında takınılan tavır neticesinde, patolojik seviyede ırkçılık eğilimleri görünen ve bir anti-komünist olan Arın Engin vesilesiyle Atatürkçülük kavramı şekillendirilmiştir. Arın Engin bu dönemde “Atatürkçülük Moskofluk ve Türklük Savaşları” kitabını yazmış, 1954 seçimlerinin ardından ise “Atatürkçülükte Dil ve Din” adlı eserini yayınlamıştır. Kitap, isminden dolayı her ne kadar dil ve din temelli bir anlatım sunacağını vaat etse de içerik olarak ilk eserden büyük bir farklılık barındırmamıştır. İlk kitapta Atatürk’ün tüm mücadelesi öcü imgesinin yani komünizmin karşısında konumlandırılmış ve değerlendirilmiştir. Arın Engin vesilesi ile Atatürkçülük/Kemalizm, Amerikan propagandalarının merkezine oturtulmuş ve komünizmle mücadelede panzehir olarak formüle edilmiştir yorumu yapılabilir. Zaman içerisinde diğer askeri müdahalelerde de görüleceği üzere Kemalizm geri plana itilmiş, dogma hâline getirilen, içerik, epistemoloji ve metodolojiden arındırılmış Atatürkçülük kavramı yerleştirilmiştir.
Tespit edildiği üzere Arın Engin, dönemin ihtiyaçlarına, hâkim politikalarına ve görüşlerine uygun olarak yeni bir Atatürkçülük/Kemalizm formülü geliştirmiş, Atatürk’e ait olmayan sözleri ona aitmiş gibi sunmuş, öcü imgesi komünizm karşısında Atatürkçülüğü/Kemalizm’i konumlandırarak Atatürk ve Atatürkçülük/Kemalizm imgesinden pragmatik amaçları çerçevesinden faydalanmıştır.
DP iktidarının Cumhurbaşkanı Celal Bayar da Atatürkçülüğü/Kemalizm’i öcü simgesi komünizm karşısına yerleştirenler arasındadır. Arın Engin ile benzer bir Atatürkçülük yorumu geliştiren Celal Bayar, Marksizm’in Türk milleti için hayırlı bir şey olsaydı Atatürk tarafından yurda getirileceğini, sosyalizmin bir baskı rejimi olduğunu ve Atatürk’ün bu rejimi Türkiye’ye getirip kurmadığını ve Cumhuriyet’i tercih ettiğini belirtmiştir. Bazı aydınların Marksizm’e olan eğilimlerinin Atatürkçülükten/Kemalizm’den beslenmediğini, aksine bu Marksist eğilimlerin Atatürkçülük/Kemalizm’in tam karşısında olduğunu vurgulamıştır.[1] Kemalizm ile Atatürkçülük[2] arasında bir ayrım yapan bir diğer isim Prof. Dr. Emre Kongar’dır. Kongar, hemen her grubun, Atatürk’ü kendi anladığı gibi anlatması ve kendi fikirleri doğrultusunda onu bayraklaştırarak eylem ve söylemlerinde araçsallaştırmasını Atatürkçülük olarak tanımlamıştır.
Atatürk’ün bedeni ölümünden sonra gerek Atatürk imgesinde gerek Atatürk heykellerinde ve gerek Atatürkçülük/Kemalizm yorumlarında farklılıklar ortaya çıkmıştır. Türk siyasetinde hemen her görüş, Atatürk’e yaslanan, Atatürk’ü referans gösteren, Atatürkçü olduğunu belirtme ihtiyacı duyan ve fikirlerini yaymak amacıyla Atatürkçülük perdesi arkasına sığınan bir görünüm sergilemiş, bu çerçevede Atatürk imgesi yeni baştan ve farklı yansımalar ile yeniden üretilmiştir.
General Muhsin Batur anılarında mart başında yapılan bir toplantıda subaylardan birinin gençliği ve milleti Kemalizm etrafında toplamak gerektiğini belirttiğini diğer bir subayın ise Kemalizm deyiminin kullanılmaması gerektiğini çünkü bu kavramı sol görüşlü kimselerin dillendirdiği ve solu anımsattığını, Kemalizm kavramı yerine Atatürk İlkeciliği tabirinin daha uygun olduğunu belirttiğini aktarmıştır.
Her türlü politikayı savunmak ve gerçekleştirmek için temel akçe konumundaki Atatürk imgesinin pragmatik amaçlara hizmet aracı şekline getirilmesi değişmez bir realitedir. Kemalizm kavramı yerine metin içerisinde Atatürkçü düşünce sistemi kavramına değinilmesi, Kemalist ideolojiden ziyade, Atatürk’ün kurucu kişiliğine yapılan bir atıf niteliği taşımaktadır. İçerikten yoksun biçimsel bir nitelik taşıyan bu tanımlama, bir ideolojiye uygunluktan ziyade kurucu kişinin anısını yaşatma, anısını yad etme özelliği barındırmaktadır. Bu tarihsel kırılma noktasından sonra Kemalizm ile Türk-İslam Sentezi üst üste bindirilmiş, bir ve eş anlamda kullanılmış, Atatürkçü düşünce sistemi söylemi yahut Atatürkçülük temel kullanım hâlini almıştır.
Atatürkçü hassasiyetler ile gerçekleştiğini ilan eden, irticaya karşı bir hareket olduğunu vurgulayan ve ülkenin kötü gidişinin sebebi olarak Atatürk yolundan sapma gerekçesini öne süren 12 Eylül müdahalecilerinin gerçekleştirdiği eylemin Prof. Dr. Emre Kongar’a göre üç temel sonucu olmuştur. Muhalif ve sol yapılanma tümüyle bastırılmış, Fethullah Gülen cemaatiyle iş birliği yapılarak Anayasa’ya zorunlu din dersi eklenmiş, toplum din eksenli bir yapıya büründürülmüş ve Kürt kimliği dışlanarak ve baskıya uğrayarak PKK örgütünün doğumu sağlanmıştır. Bu verilerden yararlanarak içerikten yoksun, şekilciliğe dayanan, müdahaleci güçlerin gayelerine hizmet eden bir Atatürkçülük anlayışı ortaya çıkmıştır
Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk neden bir geometri kitabı çıkardı?
“Müselles-i mütesaviyül adla; zaviyeleri birbirine müsavi müselles demektir” bu cümleden ne anlıyorsunuz? Türksünüz, diliniz Türkçe ama beyninize pranga vurulmuş. Düşünme yetiniz, üretme gücünüz elinizden alınmış ve size ait olmayan, dilinize uygun olmayan bir alfabe ve dil ile düşünüp yazmaya çalışıyorsunuz. Bu mümkün mü? Elbette ilerleyemezsiniz. Ne demek “Müselles-i mütesaviyül adla; zaviyeleri birbirine müsavi müselles demektir” Türkçe mi bu? elbette hayır. “Eşkenar üçgen; açıları birbirine eşit üçgen demektir” işte bu cümleyi Mustafa Kemal Atatürk sayesinde söyleyebiliyoruz. Türkçe düşünüp, Türkçe yazıp, Türkçe üretiyoruz. Yani prangalarımızdan bizi kurtaran kişidir Atatürk. Bu hem savaş meydanında düşman süngüsünden hem de zihinlerdeki sömürge algısından kurtulmadır ve bunun mimarı Atatürktür. Emperyalizm deyince hemen herkesin aklına Amerikan emperyalizmi, Rus emperyalizmi, Çin emperyalizmi geliyor. Hatta çoğunlukla Amerikan emperyalizmi kullanılıyor ancak bu topraklarda zihinleri köle eden, düşünceyi durduran, yaşam tarzınızı kökünden etkileyen ve sizi boğan bir emperyalizm daha var. Arap emperyalizmi! Dili, kültürü, giyim tarzı, gelenekleri “din” kisvesi altında kutsal sayılıp topluma dayatılıyor. Yöneticilerin siyasi ikbal için kullandıkları bir araç, giderek toplumun kimliğini değiştiriyor ve bir bakıyorsunuz kendi dilinizle konuşamaz, yazamaz, düşünemez, üretemez, kendi kültürünüzle yaşayamaz oluyorsunuz. Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlettir ve dili Türkçedir. Prof Dr. Vecihe Hatipoğlu Atatürk’ün dil devriminde “matematik” bilimine öncelik vermesini şöyle izah eder:
“Atatürk matematiği iyi bildiği ve sevdiği için terim devrimine matematikten başlamıştır denilebilir. Çünkü Türk Dili Belleten’in Şubat 1937 tarihli yayınından bir ay sonra (ceyb) sinüs ve (teceyb) kosinüs’ün Türkçe karşılıklarının bulunması için 29 Mart 1937 tarihli Ulus gazetesine ilan verdirerek bir yarışma açtırmıştır. Sonunda hazırlanan bütün terimler Türk Dili Belleten dergisinin Ekim 1937 tarihli sayısında yer almıştır. Terimler Türkçe-Osmanlıca, Osmanlıca-Türkçe, Fransızca-Türkçe olmak üzere sıralanmış ve en ön sırayı matematik terimleri almıştır.”
Türk Dil Kurumu Başkanı Agop Dilaçar, Atatürk’ün “Geometri Kitabı”nı nasıl yazdığını şöyle anlatıyor:
“Bu kitabı Atatürk, ölümünden bir buçuk yıl kadar önce, III. Türk Dil Kurultayı’ndan hemen sonra 1936-1937 yılı kış aylarında Dolmabahçe Sarayı’nda kendi eliyle yazmıştır.
1936 sonbaharında bir gün Atatürk beni, Özel Kalem Müdürü Süreyya Anderiman’ın yanına katarak Beyoğlu’ndaki Haşet Kitabevi’ne gönderip uygun gördüğümüz Fransızca geometri kitaplarından birer tane aldırttı. Bunlar Atatürk’le birlikte gözden geçirildikten sonra yazılacak geometri kitabının genel tasarısı çizildi. Bir süre sonra ben ayrıldım. Kış aylarında Atatürk, bu yapıt üzerinde çalıştı. Elinizdeki kitapçık (Geometri Kitabı) bu emeğin ürünüdür. (…)
Kitabın kapağında önemle belirtildiği gibi, Atatürk’ün bu yapıtı, ‘Geometri öğretenlere, bu konuda kitap yazacaklara kılavuz olarak Kültür Bakanlığınca neşredilmiştir.’ Yazar adı yok, fakat yazının ruhu ve tutumu, onun Atatürk’ten çıkmış olduğunu apaçık gösterir.
(…) Arapça ve Farsça okul programından kaldırılmış, fakat Arapça terimler kalmıştı. Örneğin, ‘Müselles-i mütesaviyül adla’yı çözümlemeli olarak hangi öğrenci anlayabilirdi. Müsellesin kökü selase; mütesavinin kökü siva; adla’nın tekili de dıl’dır. Eğitimde bir gerçek var: Anlayış yolunun açık olması, bir ipucu bulunması gerekir. ‘Müselles-i mütesaviyül adla’ bu nitelikte değildi; bir külçe gibi anlayış yolunu tıkayan, öğrencinin elline hiçbir ipucu vermeyen cansız bir tekerleme idi. Atatürk, öğrencideki bu anlayış yolunun tıkanıklığını açmak için bu terimi, ana dili öğelerinden yapılı ‘eşkenar üçgen’e çevirdi.
İşte bu 44 sayfalık küçük kitapta boyut, uzay, yüzey, çap, yarıçap, kesek, kesit, yay, çember, teğet, açı, açıortay, içters açı, dışters açı, taban, eğik, kırık, çekül, yatay, düşey, dikey, yöndeş, konum, üçgen, dörtgen, beşgen, köşegen, eşkenar, ikizkenar, paralelkenar, yanal, artı, eksi, bölü, eşit, toplam, oran, orantı, türev, alan, varsayı, gerekçe gibi terimler hep bu amaçla Atatürk tarafından türetilip konmuştur…”
Kıymetli hocam ve dostum Sinan Meydan’ın da dediği gibi:
Atatürk’ün Geometri Kitabı, matematiği ve geometriyi Türkçe ifade etme,Türkçe analitik düşünme ve yazma, Türkçeyi bilim dili yapma girişimidir.
Gerçek şu ki, Atatürk’ün kurtardığı vatanda, Atatürk’ün kurduğu ülkede, Atatürk’ün kabul ettiği harflerle yazıyor, Atatürk’ün türettiği matematik ve geometri terimleriyle hesap yapıyoruz.
Bir kesim Atatürk’ten nefret ederken bir kesimde O’nu ilah gibi görüyor ve eminim ki Atatürk yaşasaydı kendinden nefret edenlerden değil de ilah gibi görenlerden rahatsızlık duyardı. Çünkü o halk adamıydı. Neden O’nu Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve bir insan olarak göremiyoruz?
Bu tartışma hep süregelmiş maalesef. Çünkü bahsettiğiniz kişi sıradan biri, sıradan bir lider değil. Sadece Türk siyasi tarihi için değil dünya siyasi tarihi açısından en önemli isimlerden birisi. Hâliyle ona vurmak ile ona tapmak arasındaki çizgiyi bir türlü tutturamıyoruz.
Yıllar önce Cahit Orhan Tütengil bu konuda güzel bir yazı kaleme almış. Şöyle diyor:
“Sen ölmedin” edebiyatı ile Atatürkçülüğe ve Türk milletine yararlı olunamaz. Atatürk’e yapılacak kötülüklerin en büyüğü, onu bir evliya haline getirmektir. Basmakalıp, şekilci ve çıkarcı Atatürk sevgisi artık yerini gerçekçi, tenkitçi ve tamamlayıcı çalışmalara bırakmalıdır. Atatürk sömürücülüğüne bir son verilmelidir. …Türk milletinin hayatında Atatürk bir fasıl (dönem) değil, yeni bir başlangıçtır. Onun öncülük ettiği eser eksiksiz olmadığı gibi tamamlanmış da değildir. Genç kuşakları bekleyen en önemli görev bu “başlangıç”ı sürdürmektir.
O kadar haklı ve doğru bir tespit ki bu. Sevmeyenlerin neden sevmedikleri gün gibi ortada. Çıkarlarını ellerinden alan, kurdukları soygun, cehalet ve sömürü düzenine savaş açan, planlarını bozan bir insanı elbet sevmezler. Ancak sevenlerin de bir kısmı neden sevdiklerini bilmiyor. Tepkisel öfke gibi reaksiyoner sevgi çıkıyor ortaya. En basit örneği. “Bir daha gel Samsun’dan. Sarı saçlım mavi gözlüm” her yerde çalar. Özellikle Atatürkçü camiada pek sevilir. Ama adam tekrar neden gelsin, neden hâla kurtarıcı bekliyorsun? Sen bir şey yapsana! Adam gelmiş, mücadelesini vermiş, atalarını, ülkeni, toprağını, namusunu korumuş, kurtarmış. Sana bir vatan, bir cumhuriyet bırakmış. Zorlanma diye yol da göstermiş. Akıl vermiş. Tehlikelerden bahsedip önden uyarmış, ne yapıp ilerleyebileceğini defalarca anlatmış. Daha ne yapmasını bekliyorsun! Bir daha gel Samsun’dan. Neden? Çünkü sen atalet içindesin. okumuyorsun, araştırmıyorsun, mücadeleden kaçıyorsun. Hep kurtarıcı bekliyorsun. Elini taşın altına sokmuyorsun. Birisi gelsin kurtarsın, birisi gelsin mücadele etsin. Ben zarar görmeyeyim, benim yerime o görsün. Böyle bir düşünce ile ilerlemek mümkün mü? Reaksiyoner sevgi işte böyle ortamda doğuyor. Doğru olduğuna inandığı ya da bildiği şeyler elinden tek tek kayıp gidince slogancılık, popülizm kazanan konuma geçiyor. Ama ideolojik arka plan tamamen boş. Çünkü devrim önderlerini okumamış, mücadeleleri incelememiş, yüzlerce yazar ne yazmış, Atatürk ne demiş bilmiyor. Birilerinin ona anlattığı kadarını biliyor. Sosyal medyada görüp, duyup edindiği malumatla kuruyor fikir dünyasını. Ama o bilgiler ne kadar doğru, kaynağı ne dönüp bakmıyor. Hâliyle ortaya içi boş, niteliksiz, anlamsız, güçsüz bir slogan seviciliği çıkıyor. Sarı saçlım, mavi gözlüm… Bunun kimseye bir faydası yok. Ekonomik görüş neydi, eğitim politikası için ne dedi, sanayi nasıl ilerlemeli, tarımda ne yapmalıyız, dış politika nasıl kurulmalı vb. bunlar hakkında bir bilgi yok. Ne var? “Sarı saçlım mavi gözlüm gel. Sekiz köşeli kasket takardı, bir ayağının bilmem kaçıncı parmağı içe bakardı, aşk mektubu yazmış şöyle seslenmiş, annesine çok düşkünmüş, karga kovalamış vs. hiçbir işe yaramayan, içerikten yoksun şeyler bunlar. Kimsenin bir işine yaramayan ve ideoloji ile alakası olmayan şeyler. Yani tam olarak Atatürkçülük. Bu bize neyi gösteriyor? 12 Eylül Askeri müdahalesinin ve öncesinde-sonrasında gerçekleşen askeri müdahalelerin başarıya ulaştığını, istenilen toplum mühendisliğinin gerçekleştirildiğini gösteriyor. Kemalizm yerine Atatürkçülük kavramının üretilmesinin sebebi bu işte. İdeolojiden, içerikten, anti emperyalizmden soyutlanıp fiziksel özelliklere, romantizme, magazine hapsedilmiş bir Atatürk imgesi. Atatürkçü düşünce sistemi vs. koca ideolojiyi yok edip yerine kürsü şakşakçılığı bıraktılar. Bir ideoloji ve bir toplum ağzı iyi laf yapan demagogların elinde heba oldu böylece. Aklı başında herkesin yapması gereken bununla mücadele etmektir. Gerek Kemalizm düşmanlarıyla ve gerek “Atatürk imzalı kahve fincanı şu kadar lira” diye reklam dönen sözde Atatürkçüler ile mücadele etmeli. “Bir Atatürkçü kapağında Atatürk imzası olan kalemle imza atar” diyen birini görünce o kişinin karşısına dikilmeli, hesap sormalı ve onunla mücadele etmeli. Çünkü emin olun ki Kemalizm’e düşman olanlardan çok Kemalizm’i bu şekilde sömürenler daha çok zarar veriyorlar. Atatürk gibi liderleri düz bir insan olarak görmeniz mümkün değildir. Ki zaten düz bir insan olsaydı Atatürk olamazdı. Tarih, bu büyük lideri gerektiği şekilde hak ettiği yerde değerlendiriyor. Önünde saygı ile eğiliyor ve emin olun tüm dünya ondan ders almaya devam ediyor. Ancak unutulmaması ve atlanmaması gereken nokta, biz bunu ne zaman yapacağız? Sarı saçlım, mavi gözlüm, kop gel Samsun’dan, rakının yanında beyaz leblebi bir Atatürkçülük geleneğidir, ayak serçe parmağı da içe batıktır vs vs vs tarzı saçmalıklardan kurtulmadıkça ve hançerelerini yırtarak konuşup hamaset yapan demagogların peşinden gitmekten vazgeçmedikçe maalesef ilerleyemeyiz.
Atatürk ilke ve inkılaplarının dayandığı temel esaslar nelerdir?
Bilim bilim bilim. Atatürk pragmatik, rasyonel bir insandır. Dünya tarihini çok iyi biliyordu. Felsefeye çok meraklıydı. Ortaya koyduğu hiçbir devrim gökten inmedi, bir gecede ortaya çıkmadı, rüyasında görmedi. Toplumun ihtiyaçlarını bir ayna gibi gördü ve edindiği bilgiler ile toplumu aydınlattı. Filozoflar, sosyologlar yüzyıllardır bu meseleleri tartışıyordu ki zaten Osmanlı da uzun yıllar boyunca devleti nasıl kurtarırız diye düşünüp çaba gösteriyordu. Ancak ortaya konan tüm yenilik hareketleri temelsiz, tepeden inmeciydi. Bu sebeple de padişahların ömürleri ile sınırlı kaldılar ve padişahlar ölünce o hareketlerde sönüp gitti. Kılık kıyafet devrimi, harf devrimi zaten Osmanlının da tartıştığı ve uygulamaya çalıştığı devrimlerdi. Demokrasi, halk egemenliği, güçler ayrılığı filozofların üzerine kafa yorduğu meselelerdi. Atatürk, hiçbir padişahın başaramadığı devrimleri başardı, dünyada bir örneği olmayan şekilde hiçbir liderin başaramadığı devrimleri gerçekleştirdi. Onun farkı, milletini tanıması, ihtiyaçlarını doğru okuması, doğru zamanda doğru ilacı kullanmasıydı. Dehasını, bilgisini, görüşünü ülkeye ve millete akıtan adam, Türk milletinin tarih sahnesinden silinip gitmesini engelledi. Bunların hepsini bilim ve felsefe ile başardı. Hayatta en hakiki mürşit ilimdir fendir derken duvarlara yazın diye değil, zihinlere kazıyın diye söylemiştir bu sözü. Çünkü gerçekten küçükken elinde geçen iki liranın biriyle kitap almasaydı, okumasaydı, başarmış olduğu hiçbir şeyi başaramazdı.
Atatürk eğitimin önemini en iyi anlamış, anlatmış devlet kurucusu ve Cumhurbaşkanı idi. O’na göre, ekonomide, sağlıkta, sanatta, sporda nerede bir problem varsa onun temelinde eğitim yatmaktaydı. Atatürk’ün eğitim politikası nedir?
Esas savaş cephede verilen değil, cehalete karşı verilen savaştı. Çünkü toplumun gerçek kurtuluşu süngü ile değil cehaleti yenmekle gerçekleşecekti ve Atatürk bunun bilincindeydi. Daha milli mücadele başarıya ulaşmamışken, savaş meydanlarında “İlim ve fen lazımdır.” diye not alan bir lider bahsettiğimiz kişi. Düşünün TBMM yeni açılmış. Tarih 6 mayıs 1920. Kurulan bakanlık hangisidir sizce? Maarif Vekilliği. Düşünün, işgalci kuvvetler Ankara önlerine kadar gelmişken gerçekleştirilen Maarif kongresinde şunu diyor Atatürk;
“Bir milli eğitim programından söz ederken, eski devrin hurafelerinden ve doğuştan sahip olduğumuz özelliklerle hiç ilgisi olmayan yabancı düşüncelerden, Doğu’dan ve Batı’dan gelebilen bütün etkilerden bütünüyle uzak ulusal ve tarihsel karakterimize uygun bir kültür kastediyorum. Çünkü milli dehamızın tam gelişmesi böyle bir kültür ile sağlanabilir”
Askeri ordular savaş meydanında önemlidir, silahınız, sayınız, stratejiniz sizin gücünüzü oluşturur. Cehalet ile savaşta ise askeri ordu işinize yaramaz. Orada eğitim ve kültür ordusuna ihtiyacınız vardır. İşte bu kongreler, o ordu içindir. İzmir’in düşman işgalinden kurtuluşundan bir iki ay sonraki günlerde Atatürk’ün Bursa’da verdiği nutku hatırlayın:
“Ordularımızın kazandığı zafer sizin ve eğitim ordusunun zaferi için yalnızca ortam hazırladı. Gerçek zaferi siz kazanacak, yaşatacak ve kesinlikle başarıya ulaştıracaksınız.” diyor. Akılcı, bilimsel bir eğitim sisteminden yana Atatürk. Kültürünü bilen, Türklük bilincine sahip ve Türkçe bir eğitim.
Tüm eğitim görüşünü şu cümlede görebilirsiniz:
“Efendiler, dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, muvaffakiyetler için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, sapkınlıktır…”
Son olarak “Türkiye’de Askeri Müdahale Dönemlerinde Atatürk ve Atatürkçülük” adlı eserinden bahsetmek istiyorum. Bana göre herkesin okuması gereken başucu eseri desem yanlış olmaz. Peki Tolga Arslan neden böyle bir eser yazdı? Kitap 411 sayfa ciddi bir kaynak var içerisinde… Ne kadar zamanda tamamlayabildin bu eseri?
Çok teşekkür ediyorum. Kitap şu hâliyle 411 sayfa ancak bir bu kadar sayfa daha kitaptan çıkarıldı. Aktarılmadı. Konu inanılmaz girift. Böyle bir çalışma daha önce yapılmamıştı. Şimdi “Daha önceden askeri müdahaleleri anlatan bir kitap yazılmadı mı yani, yüzlerce var” diyebilir okuyanlar. Demek istediğim o değil. Şunu söylüyorum. Darbe, devrim, inkılap, ihtilal, Kemalizm, Atatürkçülük gibi kavramları tek tek ele alıp tek tek inceleyen, süreç içerisindeki kullanımlarını örneklendiren, kavramları ayrıntılı bir şekilde işleyip evrensel bir biçimde tanımları aktaran başka bir çalışma yok. Türkiye’de gerçekleşen dört askeri müdahaleyi yani 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat müdahalelerini tek kaynakta ve tek tek ele alan, her müdahale öncesinde yaşanan sosyal, ekonomik buhranı ayrıntılı şekilde işleyen başka bir çalışma yok. Müdahalelerin gerçekleştiği dönemde dönemin gazete ve dergilerini ayrıntılı bir şekilde inceleyip “Atatürkçülük-Kemalizm ve Atatürk” imgesi üzerinden değerlendirme yapıp dönemsel karşılaştırma yapan başka bir eser yok. Müdahaleleri gerçekleştirenin beyanlarını, tek tek inceleyip bu metinlerin içerik analizlerini ayrıntılı bir şekilde yapan başka bir çalışma yok. Gerçekleşen her askeri müdahale döneminde Türkiye’de nereye, kaç tane ve ne şekilde Atatürk heykeli yapıldı, nasıl yapıldı, şekilleri, biçimleri, mesajları, ve kullanılan malzemelerin evrimi neydi, ne ifade ediyordu, bunları ele alan başka bir çalışma yok. Kemalizm, Atatürkçülük ayrımı nasıl başladı, Kemalizm nasıl Atatürkçülüğe evrildi, hangisi ne ifade ediyor bunları net biçimde ele alan başka bir kaynak yok. Hâliyle bu konuları tek bir kaynakta, bu kadar geniş kapsamlı ele alan bir çalışma olmadığı için ve bu çalışma 100 yıldır yapılmadığı için Cumhuriyetin 100. yılına armağan etmek istedim. Bu ilk kitaptı. 1940’lardan 1999-2000’li yıllara kadar olan süreç içerisindeki Atatürkçülük-Kemalizm ve Atatürk imgesini, imgenin ve ideolojinin dönüşüm sürecini ele aldım. Dokuz yüz civarından kitap, sayısız makale, dergi, tez ve gazeteden faydalandım. Bu çalışma uzun yıllardır aklımda olan bir işti. Okuma ve yazma sürecim ise yaklaşık 5,5 sene aldı. Şimdi bu kitabın devamı üzerinde çalışıyorum. Bahsettiğim gibi bu kitap 2000 senesinde noktalanıyor. Yeni çalışma ise 2002-2023 yılları arasını ele alacak. Atatürk imgesi, Kemalizm nasıl kullanıldı, nasıl dönüştü, neye dönüştü, nasıl aşındırıldı, kimler ne şekilde bu imgenin gücünden faydalanıp ideolojiyi perdenin arkasına itti, kimler sıkıştığında bu imgeye sığınıp güçlenince sırtını döndü bunları yazacağım.
