1. BÖLÜM

Bazı insanlar vardır ki yaşamları, tutku ve azimle örtülü bir hikâye sunar; Esra Erder Aydın da onlardan biri. Hem eğitim dünyasında hem de kişisel gelişim yolculuğunda derin izler bırakan bu başarılı eğitimci, aynı zamanda bir hikâye anlatıcısı olarak öğrencilerini kendine hayran bırakıyor. Onun ilham verici hikâyesi, sadece aldığı akademik unvanlarla değil, yaşama olan yaklaşımı, bilgiye duyduğu derin tutku ve bu tutkuyu başkalarına aktarma becerisiyle anlam kazanıyor. 

Esra’nın kariyer yolculuğu, bir tesadüfler zinciriyle şekillenmiş olsa da bu yolculukta atılan her adımda bir vizyonun ve öğrenme aşkının izlerini görmek mümkün. Fizik bölümüyle başlayan ve adli tıpla devam eden akademik serüveni, İstanbul Tıp Fakültesi’nde genetik ve kök hücre araştırmalarıyla taçlanmış durumda. Bu geniş perspektif, onun disiplinler arası bir bakış açısı geliştirmesine olanak tanırken, bilim ve sanatın uyumunu da en etkileyici şekilde gözler önüne seriyor.  

Ancak Esra Erder Aydın’ın hikâyesini özel kılan sadece akademik başarıları değil. O, aynı zamanda bir hikâye anlatıcısı olarak, insanlara sadece bilgi değil, ilham da veren bir yol gösterici. Sanatı ve bilimi birleştirerek, anlattığı her hikâye kendi özgün bakış açısını katıyor. Bu yeteneği sayesinde yalnızca öğrencilerinin değil, etrafındaki herkesin hayatına dokunmayı başarıyor. 

Esra, aynı zamanda bir kız çocuğu annesi. Kızı, annesinin izinden giderek tıp fakültesinde eğitimine devam ediyor. Anne ve kızın ortak noktası olan öğrenme tutkusu ve bilime olan bağlılık, Esra’nın ilham verici hikâyesine yeni bir anlam katıyor. Hem bir eğitimci hem de bir anne olarak, yalnızca kendi yaşamını değil, etrafındaki pek çok insanın da yaşamını şekillendiren bir rehber rolü üstleniyor. 

Esra’nın başarı hikâyesi, tesadüflerle şekillenmiş gibi görünse de aslında büyük bir çalışkanlık ve kararlılığın eseri. Onunla gerçekleştirdiğimiz bu röportaj, bir eğitimcinin, bir bilim insanının ve bir hikâye anlatıcısının çok yönlü dünyasına derin bir bakış sunuyor. 

Hazırsanız, Esra Erder Aydın’ın yaşamının ilham dolu yolculuğuna hep birlikte tanıklık edelim. 

Esra’cığım ilk olarak şu soruyla başlamak istiyorum… Tıp Fakültesindeki çalışmalarına yönelmenin özel bir sebebi var mıydı? 

Aslında tıp fakültesine geçişim tamamen bir tesadüf eseri gerçekleşti. İlk olarak fizik bölümünden mezun oldum. Fizik bölümünde okurken, sanata olan yatkınlığıma rağmen daha bilimsel bir alanı tercih ederek eğitim hayatıma başladım. Ancak zamanla fark ettim ki sanat, bilim ve felsefe birbiriyle iç içe geçmiş disiplinler. Bu anlayışla fizik bölümünü bitirdikten sonra, ilk adımımı Adli Tıp Enstitüsü’nde stajyer olarak çalışmaya başlayarak attım. 

Adli Tıp Enstitüsü’ndeki bu başlangıç, tıp fakültesine geçişimin temelini oluşturdu. Burada, Prof. Dr. Sevil Atasoy’un öğrencisi olma fırsatını yakaladım. DNA gen dizilimleri, DNA izi, annelik-babalık testleri ve vaka incelemeleri gibi konularla ilk kez bu dönemde tanıştım. Sevil Atasoy Hoca’yla birlikte kriminal laboratuvarda yaptığımız çalışmalar benim için oldukça ilham verici oldu. Orada birçok ilginç vaka ve çalışma sürecine tanıklık etme şansım oldu. 

Bu süreçte, Yıldız Teknik Üniversitesi’nin açtığı yüksek lisans sınavlarına girerek Nükleer Fizik Anabilim Dalı’nda yüksek lisansa başladım. Ancak adli tıp ile nükleer fizik arasındaki bağlantının sınırlı olduğunu fark ettim. Bu esnada Fen Fakültesi Fizik Bölümü’nde araştırma görevlisi kadrosu açılınca, orada çalışmaya başladım. Böylece hem yüksek lisans yapıyor hem de akademik hayatıma araştırma görevlisi olarak devam ediyordum. 

Fakat iki-üç yıl içinde kadro değişiklikleri nedeniyle bir sorun ortaya çıktı. Araştırma görevlisi kadrolarımız 50/D statüsüne geçirilmeye başlandı ve bu durum kariyerimde bir dönüm noktası yarattı. Fakülte beni kaybetmek istemediği için 657’ye bağlı bir memur kadrosuna geçirildim. Ancak bu yeni kadroyla Fen Fakültesi’nde çalışmam mümkün değildi, bu yüzden İstanbul Tıp Fakültesi’ne geçmem gerekti.  

Adli tıpta başlayan bu yolculuk, beni tıp fakültesinde genetik, kök hücre ve hücre kültürü gibi alanlarda çalışmaya yönlendirdi. Şu an bulunduğum noktaya, tesadüflerin ve bu beklenmedik yolculuğun bir sonucu olarak ulaştım. 

Verdiğin seçmeli dersler arasında en çok ilgi gören ders hangisi ve neden? 

Tıp fakültesinde 1. sınıf öğrencilerine temel biyofizik dersleri veriyoruz. Bu derslerde biyoloji, fizik ve kimyanın bir araya geldiği, hücre bazında atom ve moleküllerden başlayarak sistemler ve organlara kadar uzanan uzun bir yolculuğa çıkıyoruz. Bu bilimsel yolculukta öğrencilerle birlikte DNA ve enzim çalışmaları yapıyoruz, analizlerle kullanılan cihazların nasıl çalıştığını öğretiyoruz. Ancak bu süreçte, öğrencilerle kurduğum iletişim sayesinde bazı eksiklikleri fark ettim; bu tamamen gözlemlediğim kişisel bir durum. 

Bir dönem tıp fakültemizde başhekim yardımcılığı yapan bir hocamızın da beni bu yönde desteklemesiyle, seçmeli derslerimize ilişkiler üzerine konular ekledik. Hocamızın, “Esra’cığım, çocuklarla diyaloğun çok iyi. Onların kendilerini ifade etme konusunda sıkıntıları var, bu seçmeli derslere ilişkiler teması katalım: arkadaşlık, kadın – erkek ilişkileri, çalışma hayatındaki ilişkiler gibi,” demesiyle bu fikir hayata geçti. 

Beklentimizin çok üzerinde bir ilgiyle karşılaştık. Özellikle arkadaşlık konusundaki dersler ve seminerler inanılmaz derecede dikkat çekti. Çünkü öğrenciler, arkadaşlıklarında yaptıkları hataların farkında olmayabiliyorlar ya da neyin doğru neyin yanlış olduğunu analiz etmekte zorlanıyorlar. Bu genç yaşta deneyim eksiklikleri nedeniyle arkadaşlık ilişkilerini anlamlandırmak onlar için büyük bir ihtiyaçtı. 

Arkadaşlık aslında hepimizin hayatında en temel kavramlardan biri. Çocuklar, daha bebeklikten itibaren arkadaşlık ilişkileri içinde büyüyor. Paylaşmayı, sevmeyi, kızmayı, hatta kavga etmeyi ilk olarak arkadaşlarıyla öğreniyorlar. Dolayısıyla arkadaşlık ilişkisi hem bireyin karakterini hem de toplumsal yaşamını şekillendiren temel bir yapı taşı. 

Benim de hayatımda arkadaşlık her zaman çok özel bir yer tuttu. Kendimi bu konuda çok şanslı hissediyorum çünkü sen de dahil olmak üzere hayatımda birbirinden harika arkadaşım var. Onlardan bahsederken bile gözlerim doluyor. Bu güçlü arkadaşlık bağlarım sayesinde, bu duyguyu çok yoğun yaşayabiliyorum ve öğrencilerime de bunu aktarabiliyorum. Bu bağlamda, arkadaşlık her şeyin temelinde yatıyor diyebilirim. Sağlıklı bir sevgi ilişkisi kurmanın yolu bile arkadaşlıktan geçiyor. Eş seçiminde, çocuklarımızla kurduğumuz ilişkilerde ve hatta diğer tüm canlılarla olan bağlarımızda, arkadaşça yaklaşabilmek son derece kıymetli. 

Diğer önemli bir konu da kadın ve erkek arasındaki ilişkiler. Bu dersler de öğrencilerden büyük ilgi görüyor. Çünkü kadın ve erkek, iki farklı dünyanın temsilcisi gibi görünse de aslında birbirini tamamlayan iki karakter. Bu konuları anlamak ve üzerine düşünmek, öğrencilerimize ilişkilerini daha sağlıklı bir şekilde yönetme fırsatı veriyor.  

Kadın ve erkek beyninin farklılıkları, karar alma süreçlerini ve davranışlarını nasıl şekillendirir? 

İnsan davranışlarını şekillendiren birçok faktör arasında, hormonlarımızın ve beynimizin yapısal özelliklerinin önemli bir yeri var. Karakterlerimiz bizi yönlendiren önemli bir bileşen olsa da farkında olmadan bizi yöneten hormonal sistemler ve beyin çalışma mekanizmalarımız hem günlük yaşantımızda hem de duygusal kararlarımızda belirleyici rol oynuyor.  

Kadınlar ve erkekler arasındaki farklılıklar, yalnızca toplumsal rollerden değil, fizyolojik ve nörolojik farklılıklardan da kaynaklanıyor. Örneğin, kadınların duygularını öne çıkaran davranışlarını, erkeklerin ise daha mantık odaklı hareket etmelerini genellikle hormonlar yönetiyor. Kadınlarda östrojen ve oksitosin hormonlarının yüksek düzeyde olması, onların daha içe dönük, daha şefkatli ve depresyona daha yatkın olmalarına neden oluyor. Bu hormonlar, kadınlara tehlike anında savaşmak yerine uzaklaşma mesajı veriyor ve bu da kadınların daha sakin bir yaklaşım sergilemelerine olanak tanıyor. 

Erkekler ise stres ve öfke durumlarında daha farklı bir tablo çiziyor. Kortizon ve adrenalin hormonlarının etkisiyle erkeklerde agresyon ve kontrolsüz öfke anında tetikleniyor. Bu durum, onların tehlikeli anlarda daha hızlı hareket etmelerini sağlıyor, ancak aynı zamanda istemsiz patlamalara ve sert tepkilere de yol açabiliyor.  

Kadın ve erkek beyinleri arasındaki yapısal farklar da dikkat çekici. Kadın beyni, erkek beynine oranla yüzde otuz daha kıvrımlı bir yapıya sahiptir. Bu durum, kadınların daha hızlı düşünmesine ve aynı anda birden fazla işi organize edebilmesine olanak tanıyor. Erkek beyni ise kadın beynine göre yüzde on daha büyük. Ancak bu büyüklük, daha zeki oldukları anlamına gelmiyor; daha çok kas kontrolü, duyusal algılar ve karar verme süreçleri gibi gri madde tarafından yönetilen işlevlerde etkili oluyor. Kadınlarda ise beyaz madde yoğunluğu daha fazla, bu da sinir sistemindeki sinyallerin iletilme hızını arttırarak onların daha hızlı düşünmesini ve karar almasını sağlıyor. 

Beynin bu farklı yapıları, kadın ve erkeklerin birbirini tamamlayıcı özelliklere sahip olmasını sağlıyor. Erkekler güçlü ve dayanıklı yönleriyle ön plandayken, kadınlar hızla düşünme, duygusal zekâ ve karmaşık sorunları çözme becerileriyle öne çıkıyorlar. Ancak bu farklılıklar, bir cinsiyetin diğerinden üstün olduğu anlamına gelmiyor; tam tersine, birbirini tamamlayan bir sistemin parçalarını oluşturuyorlar.  

Bu fizyolojik farklılıklar, psikolojik algımıza da yansıyor. Kadın ve erkeklerin birbirlerini anlatmakta zorlandıkları pek çok durum aslında bu farklı mekanizmalar nedeniyle ortaya çıkıyor. Erkekler için mantıklı ve doğru görünen bir davranış, kadınlar tarafından eksik ya da yanlış algılanabiliyor. Kadınların duygusal yaklaşımı ise erkekler tarafından bazen karmaşık bulunabiliyor. Ancak bu mekanizmaları anladıkça hem kendimizi hem de karşı cinsi daha iyi tanıma şansına sahip oluyoruz. 

Gençlerin özellikle ilişki dönemlerinde bu farklılıkları keşfetmeleri oldukça ilgi çekici olabiliyor. Bu dönemde, hormonların etkisiyle birlikte duygular daha yoğun yaşanıyor ve farklılıkların uyum içinde nasıl bir denge kurabileceği üzerine düşünceler şekilleniyor. İlişkilerin dinamiklerini anlamak ve farklılıkların aslında bir zenginlik olduğunu kavramak hem kişisel gelişim hem de sosyal ilişkiler açısından büyük bir katkı sağlıyor.  

Kadın ve erkek, yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda psikolojik ve sosyal düzeyde de birbirini tamamlayan iki dünya olarak karşımıza çıkıyor. Bu farkındalıkla, bireyler arası ilişkilerde daha sağlıklı ve anlayışlı bir iletişim kurmak mümkün. 

Gençlerin ilişkilerde ve iletişimde yaşadıkları zorlukların, özgüven eksikliğinin ve yanlış anlamaların önüne geçebilmek için nasıl bir yaklaşım benimsenmeli ve onları hayata hazırlarken hangi değerler kazandırılmalıdır? 

Öğrenciler zaman zaman gelip bana bazı sorular soruyor. Mesela, “Hocam, benim erkek arkadaşım var. Şöyle davrandım ama onu üzdüm mü acaba?” diyorlar ya da “Acaba daha açık olmasa mıydım?” diye düşünüyorlar. Burada ince bir çizgi var. Hep onlara söylüyorum: dürüst olmakla kırıcı olmak arasında fark var. Daha da önemlisi, dürüst olmakla dangalaklık arasındaki ince çizgiyi kaçırmamaları gerekiyor. 

Mesela, birinin saçını eleştirmek istiyorsanız “Bu ne biçim saç, iğrenç olmuş!” demek yerine, “Bu model senin tarzına çok uymamış gibi geldi.” diyebilirsiniz. Aslında iki ifade de aynı yere varıyor ama biri kalp kırıyor, diğeri ise bir şekilde destek oluyor. Aynı şekilde, “Ne biçim konuşuyorsun, geri zekâlı mısın?” demek yerine, “Bu ortamda böyle konuşmasak daha mı iyi olur, sen üzülme diye söylüyorum” demek çok daha yapıcı oluyor.

Bu tür farkındalıkları kazandırmak çok kıymetli. Çünkü gençler, arkadaşlık ya da ilişkilerde bu dengeyi kurmakta zorlanıyorlar. Öte yandan, bazı öğrenciler tam tersi bir yola sapıyor: Hiçbir şey söylemiyorlar, çünkü “Kaybederim!” diye korkuyorlar. Sessiz kalıp kabul ediyorlar ama bu da bir problem. Çünkü bu kez kendi duygularını ve isteklerini bastırıyorlar. Zamanla kendi olmaktan çıkıp karşısındaki kişinin yörüngesine giriyorlar. O kişi ne derse onu yapmaya başlıyorlar. Ve en önemlisi, bu durum onları mutsuz ediyor. Ama o kadar farkındalıktan uzak oluyorlar ki mutsuz olduklarının bile farkına varmıyorlar.

Böylece ilişkilerde bu pasif davranış biçimi bir norm hâline geliyor. Daha sonra eş seçimi, arkadaş seçimi, hatta aile ilişkilerinde bile bu modeli sürdürüyorlar. Çocuklarına bile bu şekilde yaklaşabiliyorlar. Bu yüzden, kendilerini doğru bir şekilde anlatmayı öğrenmeleri gerekiyor. Karşı tarafa nasıl anlaşılabilir bir şekilde yaklaşacaklarını bilmeleri çok önemli. Bu da doğrudan özgüven ve iletişim becerileriyle alakalı bir şey.

Biz yetişkinlerin de bu noktada hataları var. Anne babalar, “Çocuğum özgür olsun, kendini ifade edebilsin!” diye ya fazla susuyorlar ya da tam tersi, aşırı sert tepkiler veriyorlar. Çocuklar da bunu yanlış bir şekilde özgüven zannedebiliyor. Ama aslında bu özgüven değil, bazen tam anlamıyla ahlaksızlık olabiliyor. Özgürlükle ahlaksızlık, dürüstlükle kırıcı olmak arasında ince çizgiler var.

Kendi kızıma da hep şunu söylüyorum: “Hakkını ara ama karşındakinin bir büyük olduğunu, sana belki yanlış bir yolla söylese bile doğru bir şeyler söylemiş olabileceğini unutma. Terbiyesizleşmeden hakkını aramayı öğren.” Bu dengeyi kurmak, çocuklara hayat boyu yardımcı olacak bir beceri. 

Ben de ilk dersimin ilk dakikalarında öğrencilerime hep şunu söylüyorum: “Hepiniz harika birer hekim olacaksınız ama benim için önemli olan vicdanlı ve ahlaklı hekimler olmanız. Bunun için sabırlı ve dürüst olun.” Bu mesajı defalarca tekrar ediyorum çünkü yalnızca bilgi değil, hayata dair doğru bir duruş da kazanmalarını istiyorum.

Ayrıca, ders ortamında özgür hissetmeleri gerektiğini anlatıyorum. “Burada saçmalama hakkınız var,” diyorum. “Ameliyat masasında saçmalama hakkınız yok ama burada dilediğiniz kadar saçmalayabilirsiniz. Ağzınıza geldiği gibi söyleyin, kafanızdan geçtiği gibi konuşun. Acaba benimle dalga geçerler mi diye düşünmeyin. Çünkü emin olun, sizin düşündüğünüzü başkaları da düşünüyor ama söyleyemiyor.”

İşte bu yüzden, bu ince çizgileri konuşarak, tartışarak netleştirmek çok önemli. Öğrencilerime yalnızca mesleki bilgi değil, hayatlarını sağlıklı ve mutlu bir şekilde sürdürebilmeleri için bu tür temel beceriler de kazandırmaya çalışıyorum. Çünkü hayatta yalnızca bilgi değil, insan ilişkilerindeki doğru denge de çok kıymetli. 

“Mobbing ve Farkındalık” dersinde öğrencilerine en çok hangi mesajı vermek istiyorsun? 

Empati yapamıyorsan, mobing yapıyorsundur. Bu cümle aslında farkındalık dersimizin temel taşını oluşturuyor. Mobbing ve farkındalık dersinde öğrencilerime anlatmaya çalıştığım şey şu: “Mobbing nedir, mobbing ne değildir?” Çünkü günümüzde pek çok kişi kendisine yapılan eleştiriyi ya da yanlış anlaşılmayı hemen mobing olarak algılıyor. Ancak bu doğru bir yaklaşım değil. 

Öncelikle mobbing, sürekli, bilinçli ve kasıtlı olarak bir bireye yönelik yapılan psikolojik tacizdir. Bir insanın bir kez hata yapması, eleştirinin dozunu kaçırması ya da istemeden sert davranması mobbing değildir. Örneğin, bir hocanın öğrencisine “Bunu neden yanlış yaptın?” diye sorması mobbing olarak algılanmamalıdır. Ancak, bu eleştirinin sürekli tekrarlandığı, aynı öğrenciyi hedef aldığı ve kasıtlı yapıldığı bir senaryoda bu davranış mobbing kapsamına girer. 

Mobbing farkındalığı yaratmak için öğrencilere şunu vurguluyorum: “Bize yapılan her şey mobbing değildir. Mobbing ile yanlış davranış arasındaki farkı ayırt edebilmek çok önemli. Hocalarınız ya da amirleriniz zaman zaman sert çıkabilir, yanlış anlaşılabilir veya sizi eleştirebilir. Bunları tolere etmeyi öğrenmeniz gerekiyor. Ancak, bu davranışlar sürekli hâle gelirse ve bilinçli olarak yapılırsa, işte o zaman mobbingden bahsedebiliriz.

Empati ve İletişimdeki İnce Çizgi 

Empati yapabilmek ve doğru iletişim kurabilmek de mobbingin önlenmesinde kilit rol oynar. İletişimde dürüstlükle kabalık, empatiyle sınır ihlali arasındaki ince çizgiyi anlamak gerekiyor. Dürüst olmak önemlidir ama bu dürüstlük kırıcı bir şekilde yapılmamalıdır. Tekrardan yukarıda verdiğim örneği vermek istiyorum, bir arkadaşınıza, “Ne biçim olmuş saçın, iğrenç!” demek yerine,” Bu model sanki senin tarzına çok uygun olmamış.” demek aynı mesajı iletir ve hem karşınızdakini kırmaz hem de yapıcı bir iletişim sağlar.

Bu çizgiyi kaçıran insanlar empati yapamadıkları gibi farkında olmadan mobbing yapma eğilimine de girebilir. Özellikle öğrenciler ve gençler, bazen yanlış anlaşılma korkusuyla hiçbir şey söylememeyi tercih eder. Bu durum ise bireyin kendi duygularını ve ihtiyaçlarını bastırmasına, zamanla kendisi olmaktan çıkıp başkalarının yörüngesine girmesine neden olur. Böyle bir durumda, kişi kendi benliğini kaybeder ve bu da ilerleyen yıllarda ciddi psikolojik sorunlara yol açabilir. 

Tıp Fakültesinde Mobbing ve Farkındalık 

Bu çocuklar, yarın öbür gün poliklinik öğrencisi olacaklar. Dördüncü sınıfta stajyer doktor, beşinci sınıfta stajyer doktorlukları bitiyor, intörn doktor oluyorlar. Ve bu çocuklar dördüncü sınıftan itibaren bir ay dahiliye, bir ay genel cerrahi, bir ay çocuk, bir ay kadın doğum, bir ay psikiyatri… Ay bazında geziyorlar.  

Tabii ki her ay farklı bir anabilim dalının, farklı bir dinamiği ve hiyerarşik yapısı içine giriyorlar. Orada hocaların, büyük asistanların alt çalışanları olan bir ekibin içine dahil oluyorlar. Nasıl davranmaları gerektiğini iyice öğrenmeleri gerekiyor. 

Bir stajyer doktorun, hocasından “Bu işi neden yanlış yaptın?” şeklinde bir tepki alması mobbing değildir. Ancak, aynı öğrenciye sürekli olarak, kasıtlı ve bilinçli bir şekilde eleştiriler yöneltilmesi, küçümsenmesi ve hedef alınması mobbing kapsamına girer. Bu farkı anlamak ve mobbingle normal eleştiriyi ayırt edebilmek çok önemli.  

Eğer bir öğrenci mobbinge maruz kaldığını düşünüyorsa, yapması gereken ilk şey, karşı tarafa bu durumu sakin bir şekilde ifade etmektir. Örneğin, “Evet, şu anda bana baskı yaptığınızı düşünüyorum. Ancak bu benim görev tanımıma uymuyor.” demek, durumu net bir şekilde açıklamak için uygun bir yöntemdir. Eğer bu durum devam ederse, bir üst kuruma şikâyette bulunmak bir sonraki adım olabilir. Ancak, mobbing iddiasını dile getirirken, itirazın boyutunun “Sen kimsin, bana bunu yapamazsın!” gibi sert ve agresif bir seviyede olmaması gerektiğini anlatıyorum. Çünkü bu tür yaklaşımlar hem öğrencinin hem de karşı tarafın itibarını zedeleyebilir.

Öğrenciler ve Farkındalık Eğitimi 

Bu tür konuları öğrencilerle konuşmanın, onları hayata hazırlık açısından büyük bir katkı sağladığını düşünüyorum. Mobbing ve farkındalık derslerinin, gençlerin hem profesyonel hem de kişisel yaşamlarında karşılaşabilecekleri zorluklarla başa çıkmalarına yardımcı olduğuna inanıyorum. Çocuklar artık çok bilinçli. Mobbing yapıldığını fark ettiklerinde hemen gardını alıyorlar. Ancak, bunu yaparken kavga etmek yerine, karşı tarafın niyetini ve davranışını fark ettiklerini belirtmek, durumu daha sağlıklı bir şekilde çözmelerine olanak tanır. 

Bu tür farkındalık eğitimleri, öğrencilerin sadece mobbingi tanımlamalarına değil, aynı zamanda doğru iletişim kurma, empati yapma ve kendilerini savunma yeteneklerini geliştirmelerine de yardımcı oluyor. Çünkü günün sonunda önemli olan, hayatta karşılaştığımız her türlü zorluğun üstesinden gelebilecek, vicdanlı, ahlaklı ve güçlü bireyler yetiştirebilmek. 

Öğrencilerinle kurmuş olduğun iletişim seni nasıl besliyor? 

Ben onları görünce bile mutluluktan uçuyorum. Bu his o kadar güçlü ki, onların da bunu fark ettiğini düşünüyorum. Çünkü enerjimi ve duygularımı saklamadan, içten bir şekilde aktarıyorum. Onlarla bir aradayken adeta enerji doluyorum ve her şeyi bütün hislerimle anlatıyorum. Bu yüzden dersler, bir bilgi aktarımı olmanın ötesine geçiyor, bir bağ kurma, hayatı paylaşma alanına dönüşüyor. 

Dersin başında bazen onlara şöyle diyorum: “Boş verin biyofizik’i, spektrofotometre’yi… Siz mi kullanacaksınız? Şimdi bir kenara bırakın bunları, söyleyin bakalım, nasıl gidiyor hayat? Memnun musunuz hâlinizden?” Bu yaklaşım başta onları şaşırtıyor ama sonra fark ediyorum ki gevşiyorlar, rahatlıyorlar. Derslerde üzerlerinde hissettikleri o katı disiplin yükünden kurtuluyorlar. O gevşeme sürecinden sonra, biz yavaş yavaş toparlanıyoruz. Öyle bir noktaya geliyoruz ki konu alıp başını gitmiş. Spektrofotometre’yi de öğrenmişler, aksiyon potansiyelini de hücre biyolojisini de öğrenmişler. Hücreyi benimle tartışabilir duruma gelmişler. Ama en önemlisi soru sormaktan korkmuyorlar. “Hocam, ben burayı anlamadım,” ya da “Bu konu kafama yatmadı,” diyebiliyorlar.

Ders bittikten sonra oturup konuşuyoruz, tartışıyoruz. Bu süreçte her zaman içten olmaya çalışıyorum. Çocuklara şunu rahatlıkla söylüyorum: “Aaa, bunu bilmiyorum! Hiç böyle düşünmedim. Hadi beraber araştıralım.” Çünkü gerçek bu; kimse her şeyi bilemez. Herkesin eksik kaldığı noktalar, bilmediği şeyler vardır. Hatta bazen şunu söylüyorum: “Benim aklıma daha önce böyle bir şey gelmemişti. Gel bakalım, arkadaşlarına da soralım, beraber çözmeye çalışalım.” 

Beni en çok şaşırtan ve mutlu eden ise çocukların bu yaklaşımı anlamaları. “Hocam onu söyleyince, o kadar rahatlıyoruz ki,” diyorlar. Bazen hocalar şöyle zannediyor, “Bilemezsem dalga geçerler.” Hayır. Öğrenciler dalga geçmezler. Bilmediğin hâlde biliyormuş gibi yaparsan dalga geçerler. Herkesin bilmek zorunda olmadığını, bilmediği bir şeyi öğrenmeye açık olmanın da en az bilmek kadar değerli olduğunu fark ediyorlar. Bilmediğin yerde, dürüstçe “Bilmiyorum,” demek hem öğrencilerin hem de senin için çok kıymetli bir deneyim oluyor.

Geçen gün kızım bana bir soru sordu: “Anne, bu mesleği yapmasaydın hangi mesleği seçerdin?” Düşündüm! Yine bu mesleği seçerdim. Çünkü anlatmayı, paylaşmayı, diyalogda olmayı seviyorum. Küçük çocuklarla kurduğunuz diyalog apayrı ama gençlerle çalışmak bambaşka. İnanılmaz bir enerji, karşılıklı öğrenme ve öğretme süreci. Onların öğrenmeye açık olması, sizin de kendinizi sürekli yenilemenize olanak sağlıyor.

Öğretmek, aslında bir yol arkadaşlığı. Bu yolda onları özgürce düşünen, duygularını doğru ifade eden, hata yapmaktan korkmayan ama aynı zamanda hayata ve insanlara karşı saygılı bireyler olarak yetiştirmek her şeyden önemli. Bu sürecin temel taşı, dürüstlük ve samimiyet. Çünkü en kalıcı öğrenme, sevgiyle ve saygıyla yapılanıdır.

Akademik kariyerinde sonraki adımın ne olacak? 

Hayatta çok şey yapmak istiyorum. Özellikle gençlerle, çocuklarla birebir çalışmalar yürütmek, onların gelişimine katkıda bulunmak en büyük hayallerimden biri. Mesela atölyeler düzenlemek. Sadece öğretmek değil, birlikte öğrenmek, konuşmak, tartışmak, canlandırmalar yapmak. Daha interaktif ve etkili yollarla farkındalık yaratmayı amaçlıyorum.  

Geçtiğimiz günlerde “Mobbing ve Farkındalık” üzerine yaptığım seminerin sonunda, öğrencilere üç farklı olay örgüsü verdim ve bu hikâyeleri canlandırmalarını istedim. Çıktılar, birebir kendi hikâyelerini yazdılar, oynadılar, karakterlerini oluşturdular. Ve en önemlisi, bu süreçte hem kendileri düşündüler hem de diğer arkadaşlarına gösterdiler. Kendi yarattıkları hikâyeler üzerinden, nasıl davranmaları ya da nasıl davranmamaları gerektiğini keşfettiler ve bunu canlandırarak arkadaşlarına gösterdiler. İşte bu tür çalışmalar, insanların düşünce ve davranış kalıplarını sorgulamalarına, empati kurmalarına ve bir şeyleri gerçekten deneyimleyerek öğrenmelerine olanak tanıyor. 

Akademisyenliğin bana kattığı pek çok değer var, ama bunun ötesinde biraz daha sosyal yönlere ağırlık vermek istiyorum. İnsanlarla daha yakın bir bağ kurmak, onların hayatlarında somut bir fark yaratmak için çalışmak istiyorum. Çünkü toplumun her bireyi -ister doktor olsun ister öğrenci ister hasta ya da hasta yakını – birbirimizle olan ilişkilerimizi daha güzel, daha sağlıklı hale getirebiliriz. Benim temel hedeflerimden biri, işte bu noktada bir değişim yaratmak. 

Birbirimize nasıl daha iyi gelebiliriz? Birbirimize nasıl daha çok yardımcı olabiliriz? Sevgi nedir ve nasıl doğru sevilir? Nasıl etkili ve sağlıklı bir iletişim kurulabilir? İşte bu sorulara yanıt arayarak hem bireylerin hem de toplumun faydasına olacak projeler geliştirmek istiyorum. 

Birbirimiz anlamanın, sevmenin ve desteklemenin öğrenilebilir bir süreç olduğuna inanıyorum. İletişim, empati ve farkındalık gibi konularda yapılacak çalışmalar, bireylerin sadece kendilerine değil, çevrelerine de pozitif bir etkide bulunmasını sağlar. Bu yüzden toplumun her kesimine hitap edecek atölyeler, seminerler ve projeler üretmek istiyorum. Örneğin, doktor ve hasta ilişkilerinin daha sağlıklı hale gelmesi, öğrencilerin birbirleriyle ve öğretmenleriyle kurduğu bağların güçlenmesi gibi alanlarda fark yaratmayı hedefliyorum. Çünkü inanıyorum ki, bu dünyada en önemli şeylerden biri, birbirimize nasıl daha iyi gelebileceğimizi öğrenmek. 

Öğrencilerin ve kızın Ece için gelecekte gerçekleştirmek istediğin bir hayalin var mı? 

Aslında çok net bir hayalim var. Çocukların ve gençlerin daha özgür olabildiği, mutlulukla öğrenebildikleri bir eğitim sistemi içerisinde olmalarını istiyorum. Çocuk sabah sekiz buçukta dersine geldiğinde, orada bir çay makinesi olsun istiyorum. Notlarını biz önceden hazırlayıp verelim, hiçbir eksik hissetmesinler, onlar bizim misafirimiz olsun istiyorum. Çünkü onlar gerçekten bizim misafirimiz. Biz geleceğimizi onlara emanet edeceğiz. Bu yüzden onlara hizmet etmek, sevgimizi göstermek, doğru bir şekilde eğitmek, öğretmek, onları dinlemek ve onlara yol göstermekle yükümlüyüz. Onlar dinlesinler biz anlatalım. Deneyimlerimizi paylaşalım, derslerini dinlesinler, sorularını sorsunlar. Çalışacakları özel bir mekân olsun, onun için para ödemesinler istiyorum. Eğitimde fırsat eşitliği yaratmak, gençlerin sadece ders değil, hayattan da öğrenebilmelerini sağlamak istiyorum. 

Sonra bol bol staj yapsınlar. Çocuklarımızın eğitim aldıkları alanda hayatın içine birinci sınıftan itibaren girmelerini istiyorum. Ama bu, zorlayıcı ya da yıpratıcı bir süreç olmamalı. Örneğin, bankacılık okuyorsa, bir bankaya gitsin ve sadece gözlem yapsın. Çalışmak ya da hizmet vermek zorunda değil, sadece görsün, öğrensin. Ben öğrencilerime hep söylüyorum: “Gidin bir hastanenin acil servisinde oturun. İnsanlar nasıl iletişim kuruyor? Hastalarla sağlık çalışanları arasındaki diyaloglar nasıl? Doğru davranışlar neler, yanlışlar neler? Doktorlar nasıl çalışıyor? Bu gözlemleri yapın ki, gelecekte sizde aynı yanlışları tekrarlamayın. Görün, yanlışı yapmayın. Görün, doğruyu öğrenin.” Çünkü gözlem yapmak, öğrenmenin en güçlü yollarından biri. 

Aslında, her şey gözlemle başlıyor. Annelik bile gözlemle öğrenilen bir şey. Görüyorsunuz, öğreniyorsunuz ve uygular hale geliyorsunuz. İşte bu yüzden çocuklarımızın daha özgür, daha mutlu ve daha az maddi yük altında, ama daha çok öğrenebildikleri bir eğitim sisteminde olmalarını hayal ediyorum. Çünkü inanıyorum ki, öğrenme özgürlüğü mutluluk getirir ve mutlulukla öğrenen bir nesil, geleceği güzelleştirebilir. 

Şu anda Biyofizik Anabilim Dalı’nda yürüttüğünüz çalışmalar nelere odaklanıyor?

Şu an biyofizik alanında kök hücre ve hücre iskeleti üzerinde çeşitli çalışmalar yürütüyoruz. Özellikle hücrenin dış iskeleti olarak tanımladığımız aktin filamenti ve benzeri yapılar üzerine odaklanıyoruz. Hücre iskeletinin yapısında meydana gelen değişimler, hücre ve dokuların sağlık durumu hakkında önemli ipuçları sunuyor. 

Örneğin, bir dokunun kanserleşme sürecine girdiği durumlarda hücre iskeletinde deformasyonlar, hücre hareketlerinde değişiklikler ve hücre içi sinyal mekanizmalarındaki farklılıklar gözlemleniyor. Bu değişimler, yalnızca mevcut durumu anlamakla kalmıyor, aynı zamanda patolojik süreçlerin hangi yönde ilerlediği konusunda da önemli sinyaller veriyor.  

Hücre iskeleti üzerindeki bu değişiklikleri anlamak, yeni nesil tedavi ve ilaç geliştirme süreçlerine de ışık tutuyor. Özellikle nanoteknolojik yöntemler bu noktada devreye giriyor. Örneğin, belirli nanopartiküllerin vücuda verilmesiyle, bu parçacıkların hedeflenen hasarlı ya da kanserli bölgeye ulaşması sağlanabiliyor. Bu bölgelerde parçalanarak hem tanı hem de tedavi amacıyla sinyal verebilecek sistemler üzerine çalışmalar yapılıyor. Bu tür yöntemler sayesinde, dokulardaki hasar veya kanserleşme riski çok daha erken tespit edilebiliyor. 

Kürsümüzde, daha çok hücre bazlı ve minimalize edilmiş çalışmalar yürütüyoruz. Bu çalışmalar, insan vücudu yerine hücre kültürleri üzerinde gerçekleştiriliyor. Biyoloji, kimya, matematik ve fiziğin bir arada kullanıldığı multidisipliner bir yaklaşımla ilerliyoruz. Özellikle hücre iskeleti, kas iskeleti ve aktin proteinleri gibi yapıların kanserleşme ya da inflamasyon sırasında uğradığı deformasyonları inceliyoruz. Hücre iskeletinin bu değişimleri, protein – protein etkileşimleri ve ilaç mekanizmaları üzerinden değerlendiriliyor. 

Bunun yanı sıra, biyoaktiviteyi artırmaya yönelik nanopartiküler temelli yeni nesil tedavi yöntemleri üzerinde çalışıyoruz. Hücre içindeki kalsiyum sinyal mekanizmaları ve diğer biyokimyasal yolakların rolü bu deneysel çalışmalarımızın önemli bir parçasını oluşturuyor. Amacımız, hücresel düzeyde elde ettiğimiz bu bilgileri gelecekte klinik uygulamalara dönüştürebilecek bir altyapı oluşturmak. 

Esra’cığım bu bölümün son sorusu “Bir Eylül Hikâyesi” adında kaleme aldığın kitap ile ilgili… Bu kadar yoğun bir tempoda çalışırken, nasıl kitap yazmaya karar verdin? 

Bir Eylül Hikâyesi” aslında tamamen yaşanmış bir hikâyeden ilham alıyor. Kitapta anlatılan olaylar, benim üniversite hayatımda tanıdığım bir arkadaşımın gerçek yaşamına dayanıyor. O zamanlar onunla doğrudan bir bağım olmasa da hikâyesini dışarıdan gözlemleme fırsatım oldu. O arkadaşın arkadaşı benim arkadaşımdı ve bu vesileyle hayatının detaylarına tanıklık ettim. Bugün artık görüşmüyoruz, yollarımız maalesef ayrıldı. Ancak o dönemde gördüklerim ve duyduklarım, bu hikâyeyi yazmama vesile oldu. 

Hikâyenin başlangıcı tamamen gerçek olaylara dayanıyor. Ancak ilerleyen bölümler tamamen kurgu, benim hayal gücüm. Hikâye adeta beni kendiliğinden bir sona doğru götürdü. Bitişini planlamadım, Hikâye kendini tamamladı diyebilirim.  

Bu kitabı yazarken asıl anlatmak istediğim, bir çocuğun ailesiyle kurduğu bağın, hayatını nasıl şekillendirdiğiydi. Ailelerin çocuklarına yaklaşımı, onların geleceğini belirleyen en önemli etkenlerden biri. Eğer bir çocuk, annesiyle ve babasıyla her şeyi konuşabilecek bir bağ kurarsa, yaptığı hataları rahatça anlatabilir ve yanlış olduğunu hissettiği an yalnız olmadığını bilirse, doğru yolu bulabiliyor. Ama ya yalnız bırakılırsa? İşte sorun burada başlıyor. 

Eğer bir anne-baba, kendi doğruları, egoları ya da başarı hırsları uğruna çocuğunu sürekli şekillendirmeye, “Hayır, bu doğru değil; benim istediğim gibi olmalı,” gibi bir düşünceyle yoğurmaya çalışırsa, çocuk özgüvensiz bir birey haline geliyor. Bu çocuk, sevgiye aç bir şekilde, kendisine ilk sıcaklık gösteren kişiye yöneliyor. Ancak sevgi gördüğü her insan, onun için doğru kişi olmuyor. Böylece hayat, yalnızlık ve yanlış kararlarla dolu bir yola dönüşebiliyor. 

Kitabın ana karakteri Mine, işte tam da böyle bir yalnızlık hikâyesinin içinde. Mine, hayatta yalnız bırakıldığı için her zaman bir şeylerin eksikliğini hissetti. Kendini yanlış insanlara, yanlış ilişkilere itti. Ve sonunda, yaptığı seçimlerin bedelini çok acı bir şekilde ödedi. Bu kitap, Mine’nin hikâyesi üzerinden, ailelerin çocuklarıyla kurdukları bağın önemine dikkat çekmek için yazıldı. 

Ben bir yazar değilim. Aslında konuşmayı, düşüncelerimi sözcüklerle ifade etmeyi seviyorum. Bu kitabı yazarken de içimden geçenleri, kalbimde hissettiklerimi bir kâğıda dökme ihtiyacı hissettim. Çünkü hayatım boyunca gerek öğrencilerimle kurduğum diyaloglarda gerek kendi deneyimlerimde hep aynı şeyi fark ettim: Çocuklar, en çok anne- babasının yanında olduğunu hissettiklerinde güçleniyor.  

Ben kendi üniversite hayatımda farklı bir bağa sahiptim. Örneğin, gece dışarı çıkarken babama mutlaka söylerdim. O da bana güvenir, saat 23:30’da eve döneceğimi bilirdi. Hatta erkek arkadaşım olduğunda bile babamdan saklamadım. Hayatımda bir sorun olduğunda, oturup babama anlatırdım. Ağladığımda omzuna yaslanır, teselli bulurdum. Çünkü biliyordum ki, ailem beni anlamaya çalışır. Annem bir çözüm bulur, babam beni dinlerdi. İşte bu güven duygusu, insanı hayatta güçlü ve doğru yolda tutan en önemli şeylerden biri. 

Mine’nin yaşadığı yalnızlık ve hatalar, bu güven eksikliğinden kaynaklandı. Ailesiyle açık bir diyalog kuramadığı için, hayatındaki boşlukları başka insanlarla doldurmaya çalıştı. Bu kitapla, ailelere bir mesaj vermek istedim: Çocuklarınızla, onların yalnızca başarılarını değil, hatalarını da konuşabileceğiniz bir ilişki kurun. Onları her yönüyle kabul edin. Çünkü çocukların en çok ihtiyaç duyduğu şey, hatalarının düzeltilebileceğini ve ne olursa olsun ailelerinin yanında olacağını bilmeleridir. 

“Bir Eylül Hikâyesi” bu duyguları ifade etme ihtiyacından doğdu. Çünkü gerek öğrencilerim gerek hayatımdaki diğer insanlar bana hep şunu hatırlattı: Hayatta en önemli şey, insanın yalnız olmadığını hissetmesi. Eğer bu kitap, bir kişiye bile ailesiyle ilişkilerini yeniden düşünme fırsatı sunarsa, amacına ulaşmış demektir. 

Bilim her zaman bir yolculuktur; her adımda yeni sorular doğuran, keşfetmeye devam ettikçe derinleşen bir serüvendir. Bugün sizlerle hücrelerin dünyasına, onların karmaşık yapılarına ve bize sunduğu eşsiz ipuçlarına dair bir pencere açmaya çalıştık. Ancak bu, yalnızca başlangıç. Önümüzdeki günlerde, üzerinde çalışılan yenilikçi yöntemleri ve bilimin insana nasıl dokunduğunu paylaşmaya devam edeceğiz. Çünkü bilim yalnızca bir laboratuvarın sınırlarında değil, hayatın her alanında yol göstermeye, ışık olmaya devam ediyor.