Ezelden beri bu hep böyle oluyor. Ölüm her şeyin sonudur. Ölüm hayatın, güzelliğin, refahın, gücün ve erdemin de sonudur. Ermişler de ölüyor günahkârlar da krallar da ölüyor dilenciler de.
Anthony Horowitz, “Ermişler ya da Günahkârlar”
Ne çok istiyorum şu mecrada konusuz kalmayı. İrdeleyecek, tartışacak bir şey bulamamayı. Ne çok istiyorum beni bu anlamda yeni arayışlara itecek günlük gülistanlık ortamı. Ama olmuyor işte. Olmuyor ki. Rahat durmuyorsunuz. Eh! Bir Ali, bir Şeriati! İyi öyleyse; ben de sizi rahatsız etmeye geldim!
Gün geçmiyor ki mesleğimizin onuruna şuursuzca kastedecek yeni bir söylem, bilgi sahibi olmadan beyan edilmiş bir fikir, sırf teknik olarak mümkün, konuşma uzvumuz bunu denetimsiz olarak da yapabiliyor diye hiç düşünmeden sarf edilmiş zırvalar işitmeyelim!
Doğrudan deneyimle başlamak istiyorum. Bir tiyatro sanatçısı olarak, bu mesleğin uygulama takviminin envaı çeşit türevinde çalıştım. Bağımsız çalıştığım dönemde, her ağustos ya da eylül, şayet şanslıysam, kendimi bir yerlere kabul ettirebildiysem, işe başladım. Ve özel sektörün tüm kapitalist zorunluluklarından dolayı her mayıs ya da haziran işsiz kaldım. Senelik sözleşmeli, proje bazlı, mevsimlik, oyun-prova başına ücretli ve daimî kadrolu olmak üzere bu mesleğin tüm istihdam modellerinde yer aldım, alıyorum.
Bu bağlamda şunu çok net ortaya koymak gerektiğine inanıyorum. Sanatçının çalışma takvimi istihdam edildiği oluşumlarca, doğal olarak, tek taraflı belirlenen bir süreçtir. Eğer seyrek ve nispeten esnek bir takvimde çalışıyorsanız bu; mesleğinizin “konfor alanı” değil “normali”dir. Asıl olan sanatçının kendisinden beklenen birim zamanda ortaya koyduğu katma değerdir. Tabii bazı kurumlar dışında sanatçının çalışmasına yönelik usul ve esaslar kesin hatlarla belirlenmediği için bu noktada onlarca farklı permütasyon karşılıyor bizi.
Yazıya konu olan durum özelinde açacak olursak: Çoğu kurumsal yapıdaki tiyatroda genel geçer bir çalışma periyodu vardır. Genellikle bu; ağustos ayı gibi başlayan ve haziran ayına doğru sona eren bir takvimde seyreder. Bu takvim “tiyatro sezonu” olarak tanımlanır. Literatürde de böyledir. Bu çalışma takviminde aynı özlük haklarına tabi olmalarına rağmen her sanatçının sanatsal yükümlülüğü farklılık gösterebilir. Bu dengenin kurulması ve meslektaşların bunu bir eşitsizlik olarak görmemeleri tek bir şeye bağlıdır: İyi niyet! Kurumsallık kavramının yanında son derece kulağa soyut bir tabir gibi gelse de özünde bu iki kavramın birbiriyle iç içe geçtiği homojen bir yapıdır zaten tiyatro.
Aynı sosyo-ekonomik istihdamda yer almanıza rağmen, bir meslektaşınız bir kaza geçirmiş ve aylarca sahneye çıkamayacak durumda olabilir. Bu noktada siz geceli gündüzlü provalar, temsiller yaparken onun aranızda bulunmaması sizi rahatsız etmez. Aksine o hakkı meslektaşınıza “iyi niyet”le teslim edersiniz. Yahut arkadaşınız sanatsal ve estetik gerekçelerden ötürü birtakım projelerde tercih edilmemiş olabilir. Bu da meslektaşınızın size nazaran o sezonu ya da sezonları daha esnek bir takvimde tamamlaması durumunu oluşturabilir. Fakat bu noktada bir şerh düşüyorum! Vicdanımıza sığdırabileceğimiz durumların dışında bu yollu iyi niyet suistimal edilir, melekeleriniz, fiziksel ve mental durumunuz elverdiği hâlde çeşitli yasal ve iptidai boşlukları kullanarak sorumluluk almaktan kaçmaya çalışırsanız işte bu noktada “niyet”iniz sorgulanır.
Bu; evvela kişinin mesleğine sonra kendine daha sonra da mesleki paydaşlarına ihanettir. Bir tiyatro sanatçısı, sahnede olmak üzere kendini yetiştirir. Bunun heveskârlığı her ne sebeple olursa olsun tükendiği an, o kişi artık bu mesleğin bir ferdi değildir. Sanatçı da değildir benim nezdimde.
İnsan hayatı; karşılıklı olarak kandırılıp, hiçbir şeyin farkına varmadan, birbirlerini incittiği ve bu tuhaflığın bariz bir şekilde ortada olduğu örneklerle dolu. Ancak benim kandırılmaya bir ilgim yok. Ben rol yaparken neşeli bir şekilde yaşamaya devam ediyorum. Yoksa yaşama özgüvenine sahip insanları anlamam mümkün değil.
Osamu Dazai , “İnsanlığımı Yitirirken”
Şimdi gelelim madalyonun diğer yüzüne. Kurumsal yapıdaki tiyatrolarda çalışma takvimi tüzük ve yönetmeliklerce belirlenmiş, izinli görüldüğü tarihlerde dahi çağrıldıkları an görev yerlerinde bulunma şerhine riayet etmiş, geceli gündüzlü prova süreçlerinde sabit hak edişinin üzerine hiçbir ödenek almamış, sürece zeval vermemek adına ameliyatını, düğününü ertelemiş, cenazesini kaldıramamış, evinden, düzeninden kopup kapısının arkasında valizi hazır yaşayıp turnelerden başının kaldıramamış, aynı sezonda birden fazla (çok fazla) karakterde kendini göstermesi beklenmiş, bu anlamda psikolojik olarak da limitleri sınanmış insanları günümüz piyasasında ortalamanın çok altında kazançları ve esnek çalışma saatleri üzerinden tartışmak… Bilemiyorum Altan, bilemiyorum!
Elbette münferit, birtakım talihsiz örnekler de vardır. Fakat buradan hareketle binlerce insanı töhmet altında bırakmak, kamuoyu önünde hedef göstermek? İşte düşünmeden konuşunca böyle şeyler söyleyebiliyor insanoğlu, bilgi sahibi olmadan fikir türetince yanında da uyaracak aklı selim kimse bulunmayınca hele iş iyice…
Sanatçılar, özel yetenek sahibi meslek erbaplarıdır. Sırf belli özlük haklarına tabi diye daha az analitik düşünme ve pratik gerektiren meslek gruplarının takvimleriyle mukayese edilemez sanatçının çalışma takvimi. Sanatçı bu yönlü bir istihdam modelinin içinde ise; tiyatro sezonunun amansız yoğunluğunun ardından sadece dinlenmeye değil, insanlardan ve mesleğinden biraz uzak kalmaya da ihtiyaç duyar. Belki de sanatçı için dinlenmek budur? Bir süre hiçbir şey yapmamalıdır belki de? Sadece uzanıp tavana bakmalıdır? Ya da kendine iyi geleceğine inandığı şey her ne ise, biraz olsun bu yolla büründüğü rol kişilerinden çıkarak, kendi kimliğiyle yeniden buluşmalıdır? Kendiyle vakit geçirmelidir? Oyunlarını, sahneyi, seyirciyi, spot ışıklarını, meslektaşlarını özlemesine izin verilmelidir? Belki de sizin bir biçimde atfetmediğiniz değeri hiç değilse kendi kendine bulmasına müsaade edilmelidir?
Bu camianın maalesef en büyük sorunu birbirinin emeğinin altını boşaltması zaten. Birbirinden sorumlu olduğunu unutarak davranması, konuşması, konuşamaması. Bilmemesi, bilmediğini kabul etmemesi, bildiğini sanması, anlamaması, anlamadığını anlamaması, söylenmemesi, duymaması! Hoşuna gitmeyecek şeyleri işitmek istemediğinde, huysuz bir çocuk gibi kulaklarını kapatıp kendince gelişigüzel kelimeler uydurması.
Eh hâl böyle olunca bir devir geliyor, bir devir geçiyor ama lale midir fetret mi bilmem…
Gerçeği bileceksiniz ve gerçek sizi özgür kılacak!
Yuhanna 8:32

Uğraşan biriyim. Kendimi tek bir kelime ile tanımlayacak olsam bu olurdu herhalde. Kendimle, çevremle, işimle, aklımla, hayalimle, dünya ile, gökyüzüyle devamlı bir uğraş içerisinde buluyorum kendimi. Mutlak bir şeyleri daha iyi bulabilmek uğruna kavga verirken rastlıyorum kendime devamlı. Uğraşıyorum işte… Daha fazla okumaya, daha fazla birikmeye, anlamaya, anlatmaya, anlatamadıkça yazmaya; uğraşıyorum…
