Tutulmayacaksın.
Uçamazsan tutarlar,
Tutunca yolarlar,
Yolunca da yutarlar.
İster kartal ol,
İster karga, kuzgun ya da saksağan…
Ama uçmasını bil
Tutulma!
Aydın Arıt, “Uçamayan Kuşlar Tutulur”

Sanatçının çalışmalarını izlerken onun topluma dönük bir düşünür, o topluma ve içinde bulunduğu çevreye karşı gösterdiği/göstereceği titizliği ile ele almak gerekir. Çünkü sanatçı melekelerini sunarken ilerici, aydın ve duyarlı kişiliğini öne koymalıdır. Sanatçı, toplumsal sorumluluk bilinci gelişmiş kişidir. Gerçek bir yurttaş olduğu gibi yurdunun sorunları ile içtenlikle ilgilidir. Coğrafyasındaki insanın dramını toplumsal bağlam içinde görüp değerlendirir. Yaradılışının getirisi olan en ilkel dürtülerde bile bu hassasiyetini kaybetmediği, her durumda kendini temsil ettiğinin bilinci ile hareket etmesi, en soyut anlarda dahi bireysel ve toplumsal ödevini ihmal etmediği, bütün bunların süzgecinden geçirerek düşünsel olarak sanata, estetik olana ulaştığı varsayılan bir ara tür, sanatçı! Toplumun her bir sorunundan o toplumu toplum yapan her fert tek tek sorumludur, bunu unutmaz sanatçı dediğin!

Tiyatro sanatının yarattığı ortak yaşantı hepimizi sarıp sarmalarken duyarlılığımızı da keskinleştiriyor. En çok bu yüzden “tiyatro yaşantısı”na gereksinmemiz var. Çünkü teknoloji geliştikçe insanca ilişkilerin yok sayıldığı, uygarlık ilerledikçe toplumsal ve bireysel düzeyde ilkelleştiğimiz, çelişkilerle bezeli bir dünyada yaşıyoruz. Çünkü güç ve para hırsıyla doğayı hoyratça yağmalayan, savaş çığlıklarıyla kirletilmiş, açgözlü bir insanlık düzeninde “vicdan”ın sesi duyulmaz olmuş, diyor Prof.Dr.Ayşegül YÜKSEL bu yıl kaleme aldığı 27 Mart Ulusal Tiyatro Bildirisi’nde.

Hocamızın üstün bir evrensel duyarlılıkla ele aldığı bildirinin bu kısmına değinmemin nedeni tiyatro sanatının birçok meslek gruplarından farklı olarak bireyin psikolojik yönünün daha baskın bir biçimde mesleğindeki prensiplerini tayin eden bir sanat olması. Yani tiyatro sanatı salt belirli bir mesai karşılığı yaşam idare ettiren, görev tanımı sabit yönergelerle saptanmış, her yerde ve her zaman geçer akçe olan uygulama yöntemlerine sahip bir meslek değil. Eh hâl böyle olunca tiyatro sanatçılarının birbirinden farklı kişilik özellikleri, özel yaşamındaki durumları ve konumları, ikili ilişkileri, üçlü ilişkileri, dörtlü, beşli ilişkileri ve ilişkisizlikleri de doğrudan doğruya mesleğini uygulamaya koyarken ayağında bir dolu pranga olabiliyor. Neyse ki sanatçının bu prangalarından kurtulmasının da bir çıkar yolu var ki, o da: Profesyonellik!

Fakat özellikle belirtmek isterim ki profesyonellik der iken; sadece gündelik meselelerinden izole hareket etmek ve mesleğine bunu mutlak suretle yansıtmamaktan bahsetmiyorum. Ya da sadece bu kadar basite indirgeyerek ele almıyorum profesyonelliği. Bu zaten sanatçının tiyatroyu ya da herhangi bir sanat dalını meslek edinmeye karar verdiği an edinmesi gereken bir düstur. Benim kastettiğim daha kapsayıcı, daha tümden gelen bir profesyonellik anlayışı. Profesyonel sanatçı demek, dejenere bir yaşam sürüp günün sonunda eseriyle buluşanlara bunları sezdirmeden onu doyuma ulaştıran kişi demek değildir yalnızca. Profesyonel sanatçı, yalnızca mesleğine karşı değil; kendine, topluma, çevresine, dünyada olup bitene, bitmeyene karşı da belli bir hassasiyetle yaklaşan ve buna sahip olduğu etki alanı dahilinde kayıtsız kalmayan/kalamayan kişidir.

Şimdi diyebilirsiniz ki; beni özel yaşamı, nasıl biri olduğu ilgilendirmez, ben onun sanatına bakarım! Evet, bunu diyebilirsiniz ve ben de size katılmam. Çünkü sanatçı aynı zamanda bir yurttaş olarak siyasi bir görüş ortaya koyduğunda belli kesimler tarafından aforoz edilip türlü yaptırımlara uğrayıp hatta ve hatta mesleğini sürdüremez hâle getirilirken iş “sanatçının kendini temsiliyeti”ne gelince (nedense) o hakkı ona kolayca teslim edebiliyor toplum denilen kalabalığımız. Peki ideolojik bir görüş ortaya koymak da sanatçının kişisel bir alanı değil mi? Burada bir tezatlık var. O hâlde bir sanatçıyı benimseyeceksek ya da benimsemeyeceksek sadece öne çıkan bir ya da iki vasfı ve görüşü üzerinden değil, onu tümden kapsayıcı bir ölçüt dizgisiyle değerlendirmek gerekmez mi? Böylesi daha adil olmaz mı?

Benim şahsi görüşüm bu noktada biraz katılaşıyor. Çünkü ben bir insanın hem alçağın teki hem de iyi bir sanatçı olabileceğine inanmıyorum. Ya da bunu birbirinden ayırabiliyor olmayı profesyonellik olarak değil, bir kişilik bozukluğu olarak görüyorum. Çünkü sanatçı eserinde mutlak suretle kendi yaşamından, kişiliğinden, beğenilerinden izlekler taşır. Sanatı icracısı tarafından özgün kılan da budur zaten. Hikâyeyi bir de benden dinleyin demektir bu. İçimizden biri çıkıyor: Gelin benimle diyor, mutluluğunuz benimledir. Sonra siz çıkıyorsunuz: “Hayır” diyorsunuz, “bana gelin, sizi ancak ben götürebilirim oraya: o adanmış ülkeye.” İkimizden biri yalan söylüyor ama hangimiz? Bunu nasıl anlayalım? Hangimizin sözüne güvenelim? Ölçümüz ne olsun? İşte bütün mesele bu!

“İyi bir sanatçı olmak için saatlerce değil, sevdiğin kadar çalış. Nefrete yönelmeyecek kadar…”

Neyse ki sanat denilen şey dünyaya niçin geldiklerini bilmeyen, şaşkın ve bir o kadar da vasat bir çoğunluğun yetinebileceği kadar dar bir kavram değil. Ve neyse ki sanat, yalnız o arsız karasinekler gibi birbirini görerek çoğalan haşerelere özgü de değil. Sanat, bağrında bin çeşit mahlukatı barındıran bir deniz misali, uçsuz ve bucaksız. Kimsenin tekelinde değil, olamaz da! Sanat, ben bir esere baktığımda ne hissediyorsam o! Seni rahatsız eden şey beni sevindiriyor olabilir. Tıpkı sevdiğimiz yemeğin, beğendiğimiz kitapların, iyi hissettiren renklerin farklı olması gibi sanatta özümsenen doyum da görelilik gösterebilir. Güzel olan da budur. Üç kişi aynı şeye bakarız fakat farklı şeyler görürüz. İşin özeti budur.

İşte sanatçı izleyicisine bu anlamda ne kadar farklı perspektif açabiliyorsa o denli başarılıdır. En azından benim ölçütüm bu. Nasıl ki on kişi aynı kitabı okuyup farklı cümlelerin altını çiziyorsa, sanat eserinden farklı çıkarımlar yapmak, bu çeşitliliği mümkün kılan bir sunu ortaya koyabilmek, tek, keskin ve net bir görüş ortaya koyana nazaran daha evladır benim nezdimde. Hepimiz her şeyden aynı manayı çıkaracaksak bunca çaba niye? Birimiz kanaat önderi olsun, idrak etsin ve bize anlatsın öyleyse, değil mi? Bu aranan çeşitlilik elbette ki karşılıklı bir diyalektiğe dayanıyor. Anlatan ve anlayan üzerine kurulu karşılıklı bir idrak bu. İdrak edenin entelektüel kimliği ve dünyayı algılama biçimiyle sanatçının kendini ifade etme becerisiyle ilintili, karşılıklı bir kabul bu.

Bu kabulün başlıca açarı ise vizyon! Sanatçı ne ise sanatı da odur. İçini ne ile doldurmuşsa, nasıl bir insan olmayı seçmişse, başından geçenle, geçmeyenle, onu o yapan dinamiklerin tümü tayin eder sanatçının sanatını. Bu vizyonun ölçeğini ise sanatçının bulunduğu konfor alanını ne kadar terk ettiği, edebildiği belirler. Tepeden tırnağa, kusursuz bir yeteneğe sahip olmak yetmez iyi bir sanatçı olmak için. Ki yeteneğin geliştirilebilir bir şey olduğunu düşünürsek konfor alanında statik kalmak, sanatçının gözlemleriyle doldurduğu heybesini erkenden boşaltacaktır. O hâlde sanatçı en azından meslek hayatı boyunca konfor alanının duvarlarını devamlı olarak itelemek, mümkünse o duvarları yıkmakla yükümlüdür. Okuyor musun? Daha fazla okuyacaksın. İzliyor musun? Daha fazla izleyeceksin. Seviyor musun? Daha fazla seveceksin. Daha fazla görecek, duyacak, soracak, cevap verecek, içleneceksin…

Seni her zaman koruyan, kollayan bir alan bulamayabilirsin. Kendini buna bağımlı hâle getirmeyeceksin. Deniz gibi olacaksın, devamlı dolacaksın, birçok çeşitliliği içinde taşıyabileceksin. İyi olacaksın ve bu yoz, dejenere dünyada iyi kalmak için çabalayacaksın. Yardım edecek ve yardım isteyeceksin! Musa’ya öğütlenen on emir gibi, seni de bu anlamda hırs, nefret, haset gibi habis duygulardan alıkoyacak en az on öğüdün olacak kendine. Bu öğüdü kimse sana belli yaptırımlar dahilinde dikte etmeyecek. Sen, bu öğretiyi kalben ve vicdanen kabul edeceksin/etmelisin. Unutma; başımızdan ne geçerse geçsin, nasıl bir hayat hikayemiz olursa olsun, geçtiğimiz yollar ne kadar farklı, ne kadar zor, ne kadar kötüye meyletmeye daha müsait de olsa, insan önünde sonunda nasıl biri olmak istediğine kendi karar veriyor. En azından geldiğim hayata bakarak bunun canlı bir örneği olduğumu görebiliyorum ben. Başka bir hayatı seçebilirdim, o sınırlar içinde kalıp daha vasat ve nispeten daha konforlu bir alanda kalabilirdim. Ya da kendimi tamamen hayatın akışına bırakıp bir çöp konteynırının kenarında ölü bulunabilirdim. Yine de bulunabilirim fakat bu talihsizliğe karşı büyük bir direnç göstermeyi seçtim/seçebildim/seçiyorum. Sen de seç, tutulma! Tutulma ki;

“…yeryüzünde tüm kavgalar dinsin ve beylerin padişahların değil, senin kanunların yürüsün.”

Simavnalı Şeyh Bedrettin, Orhan ASENA

*Bir kıssadan hisse: Akıllı ile kurnaz komşuluk ederlermiş, akıllı yarınını abat etmek çabasındaymış, kurnaz o gününü. Sonunda şu olmuş ki, akıllı elinde avucunda ne varsa kurnaza kaptırmış. Kurnaz demiş ki, “Komşu, daha ne umarsın yarından? Bu gününden ne kaldı elinde, ona bak.” Cevap vermiş akıllı, demiş ki, “Senin ufkun o kadar dar ki, şu elde ettiğini her şey sanırsın. Bunlardan öte öyle şeyler var ki ona senin hayalin dahi erişemez.”