“Anne, bak, Melek’in bebekleri ne güzel!”
“Tasula verdi onları. Avrupa’dan getirdi.”
“Melek nerede teyze?”
“Sokakta işte, gelmiyor ki! Senin de canın sıkıldı. Meleeek! Neredesin? Meleeeek!”
Başörtüsünü çıkaran Nadide, pencereden dışarı seslenen kız kardeşine baktı.
“Melek hep sokakta mı oynuyor?”
“Hiç gelmez eve abla, hep sokak. Kör olmayasıca!”
“Bizim evin orası çok işlek bir cadde. Hiç çıkarmayız biz.”
“Aman abla, siz de pek evhamlısınız. Meleeeek! Nerede bu?”
“Ne var anne?”
“Kız, teyzenin kızı geldi, sen hâlâ dışarıdasın. Gelsene hadi!”
“Bana ne! O gelsin. Oyunumuz bitmedi.”
“Gel diyorum çabuk! Tasula ablanın getirdiği oyuncakları çıkar hadi. Katina teyzen de gelecek, koş.”
“Bana ne ya! Oyun bitsin hele.”
“Bak, kırarım bacaklarını. Kız!”
Kızının gösterdiği bebeklerden birini aldı eline Nadide. Kocaman bir bebekti bu. Uzun, dalgalı sarı saçları, parlak mavi gözleri, çok güzel, fırfırlı mor bir elbisesi vardı.
“Hep kendisi oynar benim kızım. Ne yapacaksın arkadaşı? Bak, yine başladı oyuna. Derslerinden de başını kaldırmaz.”
“Ders mers yok bizimkinde. Aklı fikri sokak!”
Ayaklarını altına alıp rahatça oturdu Nadide. Ayda yılda bir geldiği kardeşi de olmasa görüştüğü kimse yoktu. Pek kıskanç bir adam olan kocası komşularla görüşmesine bile izin vermiyordu. Çok küçümsediği Nadide’nin akrabalarına da hiç tahammülü yoktu. Zatenİstanbul’da Mualla’dan başka akrabası yok sayılırdı Nadide’nin. Silivrikapı’da müezzin bir dayısı vardı bir de, evlenmesine vesile olan. Arada sırada da ona giderdi kızını yanına alıp. Yeğeninin bütün gün sokakta oynaması pek garibine gidiyordu.
“Sokağa salınır mı canım hep çocuk? Ara sokaklar da tehlikeli. Ne olur ne olmaz.”
“İyi canım, oynamayacak mı çocuk? Arkadaşsız olur mu? Seninki de hiç konuşmaz, odun gibi.”
Loş salonda gezdirdi bakışlarını. Kirada oturuyordu Muallalar. Kendilerinin üç evi vardı. En güzelinde yaşıyorlardı, ikisi de kiradaydı. Maddi durumu kardeşinden iyi olsa da Mualla daha huzurluydu. Pek iyi huyluydu eşi ancak bu kenar mahallede oturabiliyorlardı maddi durumlarından dolayı. Her yer eski tahta evler ya da Mualla’nın oturduğu gibi köhne apartmanlarla doluydu. Geleni gideni hiç bitmezdi kardeşinin. O da burada biraz hava alıyor, birazcık insan yüzü görüyordu. Hiç arkadaşı olmayan kızı da burada yaşıtı teyze kızıyla birlikte olabiliyordu.
“Nerede Tasula? Hep anlatırsın ama hiç görmedim.”
“Bizim Rum komşunun kızı. Ne zaman Avrupa’ya gitseler hep elleri dolu gelirlerdi. Ben de hep yardım ettim onlara. Annesi pazardan gelse koşar çantalarını taşırdım. Senin gibisi yok derdi bana.”
Birden kapı çalındı, boş bulunan Nadide yerinden sıçradı. Şu zilin de ne garip bir sesi vardı.
“Heh, geldi galiba. Kız, niye oyalandın?”
“Anne, vurma ya! Geldim işte.”
Kuzeninin sesini duyan Belkıs hemen ayağa kalktı, kucağında siyah saçlı, beyaz bir tuvalet giymiş kocaman bir oyuncak bebek vardı.
“Melek, ne güzel bebeklerin var.”
“Onları Tasula ablam verdi. Bak elbisesine.”
“Benim iki tane bebeğim var. Biri sarı saçlı, yeşil gözlü. Şapkası da var. Yatırınca gözleri kapanıyor. Pilli.”
“Gel, bak, bunları da Tasula ablam verdi.”
“Hiii, ne güzel mutfak eşyaları! Ben kağıtlardan kesip yapıyorum bunları. Resimlerin kopyasını çıkarıyorum.”
“Hadi, yemek yapalım.”
“Tavalar da var.”
“Hadi, ne yemek yapalım?”
“Makarna!”
“Ocağın altını yakalım.”
“Kıyma koymayalım yemeklere.”
“Sen et sevmez misin?”
“Sevmem. Yalnızca köfte severim. Bizimkiler her şeye kıyma koyuyorlar.”
“Bizimkiler de. Ben severim ama. Hem yemek seçmek olmaz.”
“Babam kelle mi ne, onu çok seviyor. Haşlamışlar, çok kötü kokuyordu. Dili, gözleri, ııyyy!
Gece rüyama girdi, çok korktum. Oyun oynarken yedirdi annem yemeğimi. Kelle değil ama, hayır!”
“Tamam, köfte yapalım. Patates de kızartalım mı? Ben çok seviyorum.”
“Olur. Melek, Tasula abla nerede?”
“Gitti onlar. Evlendi, İngiltere’ye mi ne taşındılar.”
“Yaaa! Ben de İngiltere’ye gitmek istiyorum.”
“Dur, fotoğraflarını getireyim. Nerede bu albüm? Heh, işte, bak.”
“Burası İngiltere mi?”
“Öyleymiş, bak. Çok özledim Tasula ablamı. Hep oyun oynardık beraber. Bana şarkılar öğretirdi.”
Belkıs kocaman gözlerini iyice açıp dikkatle inceledi fotoğrafları. Siyah-beyaz, bir genç kızla delikanlının gülümsediği bir fotoğraftı bu. Fıskiyeli bir çeşmenin kenarında oturuyorlardı.
Neresiydi acaba burası?
“Gelmezler mi artık? Keşke ben de görseydim onu. Ben çok diller öğrenmek, başka ülkelere gitmek istiyorum.”
“Ben de. Belki ziyarete gelirler bizi. Bana yine oyuncak getirir.”
“Neredeler bu fotoğrafta?”
“Bilmem. Anneeee!”
“Kızlar, ne yapıyorsunuz bakayım?”
Belkıs, bir anda içeri giren siyah saçlı, makyajlı yaşlıca kadına baktı ürkek ürkek. Hemen başını önüne eğdi. Yabancı biri korkutuyordu onu. Teyzesinden bile çekinirdi o, yanından kaçmak isterdi. Melek hemen atıldı:
“Katina teyze! Bak, yemek yaptık, sen de yer misin?”
“Oooo, ne bunlar? Aman, ne lezzetli görünüyor! Kimdir bu kız?”
“Teyzemin kızı.”
“El öpenlerin çok olsun yavrum. Ne utangaç, şirin şey! Sen kaça gidiyorsun bakayım?”
“Üçe gidiyorum.”
“Aferin sana. Seviyor musun dersleri?”
“Evet.”
Katina, uzun tırnaklı, kırmızı ojeli elini yanağına götürüp okşadı Belkıs’ın, önüne eğilmiş başını çenesinden tutup kaldırdı, yüzünü inceledi gülümseyerek. Yaşlanmıştı ama gözleri ışıl ışıldı, giysileri de pek hoştu. Mis gibi bir koku yükseliyordu giysilerinden, ellerinden. Belkıs neden hiç böyle giyinmediğini, makyaj yapmadığını düşündü annesinin Katina’nın arkasından bakarken. Çok da güzel yürüyordu bu kadın. Takıları da ne çoktu.
“Kime benzer bu kız? Sana hiç benzemiyor ya.”
Gülümsedi Nadide. Kendisini hiç beğenmediği için tek kızının kendisine benzememesinden memnuniyet duyuyordu.
“Halalarına benzer o Katina Hanım.”
“Pek utangaç. Ne zeki gözler.”
“Derslerinden hiç başını kaldırmaz. Hiç iş yaptırmam, babası da kızar zaten.”
Yüzünü onaylamaz bir ifadeyle buruşturan Mualla lafa girdi:
“Melek hep mutfakta. Çok meraklı. Yemek yapacağım diye tutturuyor.”
“Derslerini çalışsın da. Öğrenirler hepsini zamanı gelince. Biz bir şey biliyor muyduk evlendiğimizde?”
Çantasından sigarasını çıkaran Katina Mualla’nın yüzünü inceledi bir an.
“Annesinin yanında sultan gibi yaşamalı bir kız. Aaaah, sonrası bilinmez.” dedi. Sigarasını zarif bir hareketle yakıp dumanını üfledi düşünceli düşünceli.
“Katina abla, iyi de, nasıl öğrenecekler iş? Kız dediğin hamarat olmalı.”
“Aman, biz çok mu iş biliyorduk, hepsini öğrendik. Okusunlar, meslekleri olsun.” dedi Nadide.
Kocasını düşündü, huysuz, kendinden yirmi yaş büyük bir adamla evlenmek zorunda kalmıştı. Köy yerinde ne yapacaktı? Memur, iyi maaşı var, evi var. Köyde çalış çalış, ne elde var ne avuçta. Bir de dayak yerdi hep köy kadınları kocalarından. Evlendi de kurtuldu o kapkaranlık gelecekten. Kaç yıl bekledi köye gelin gitmemek için. Babası da ısrar etmedi, para için satmadı onu. Huysuz muysuz, dayak falan yok. Kavgası bol ama ne yapacaksın artık?
“Vallahi doğru söylersin. Kızlar annelerinin koynunda sevgi görmeli, sevgi.” dedi Katina.
Mualla’yı inceliyordu sigarasından arka arkaya nefesler çekerken.
“Kız koş kahve yap bakalım!” diye bağırdı Mualla.
“Bırak canım, oynasın çocuklar.” dedi Katina.
“Benim kızım çok güzel kahve yapar. Babasının bir tanesi, babası onun elinden içmek istiyor kahvesini. Öğrettim ben de.” dedi gülerek Nadide.
Mualla da güldü alayla, ne anlardı şu kazık kahve pişirmekten?
“Annen sana mı seslendi Melek?”
“Öfff, boş ver. Hadi, çay yapalım, yemeğimiz bitti.”
“Biz hiç çay içmeyiz. Babam her yemekten sonra kahve içer. Özel fincanı var onun. Bazen ben yaparım, çok sevinir.”
“Sen mi kahve yapıyorsun?”
“Bazen. Evde yaptığım tek iş. Ama mutfakta annemi izlemeyi severim. Çamaşır yıkarken de izlerim bazen. Çok zor çamaşır yıkamak. Ben büyüyünce makineler alacağım hep, çalışıp para kazanacağım.”
“Ben de. Ama babam kızlar çalışmaz diyor. Belki Kur’an hocası olurum.”
“Ben doktor olacağım. Yazar da olmak istiyorum. Bir roman yazmaya başlayacağım, karar verdim.”
“Roman mı?”
“Evet. Adını bile buldum. Hemşire Linda. Amerika’da yaşıyor. Ben de bir gün oraya gitmek istiyorum. İngilizce de öğreneceğim. Ama en çok Fransızca öğrenmek istiyorum.”
Oyundan kahve yapmaya başladı Belkıs. Plastik oyuncak kaba plastik kaşıkla kahve koyar gibi yaptı. Fincanla ölçerek su koydu şakacıktan. Ocağın altını açıp kahveyi karıştırmaya başladı.
“Melek, kim o Katina teyze?”
“Alt kat komşumuz. Ermeni ama kocası Türk. Çok bilgilidir, peygamberleri falan anlatır hep. Müslüman değil ama galiba.”
“Çok sevdim onu. Ne güzel kadın.”
“Ben de seviyorum. Oje sürmeme izin verdi ama babam çok kızdı, vurdu bana. Annem gavur ama çok iyi kadın diyor. Hep hediyeler getirir, annemi çok sever.”
Belkıs kahveyi dikkatlice fincanlara koydu, kuzenine ikram etti. Gülüp kahvelerini içmeye başladılar.
“Hadi, yabancı adlar verelim kendimize. Benim adım Janet.”
“Ben yabancı isim bilmiyorum ki!”
“Buluruz şimdi. Adın Melek, m harfiyle başlasın. Tamam, senin adın Melanie!”
Kıkır kıkır güldüler. Oyun kahvelerini içer gibi yaptılar. Belkıs bacak bacak üstüne attı.
“Şakacıktan sigara da içelim mi?” dedi Melek. Omuzlarını silkti Belkıs:
“Bilmem. Sigarayı sevmiyorum. Babam bazen içer. Bir kere anneme de verdi, birazcık içti o da.”
“Benim babam sürekli içiyor.”
“Belkıııııs, hadi gidiyoruz, baban geldi.”
“Offff, hep böyle oluyor. Oyunumuz bitmedi ki.”
Koşarak içeri girdi Belkıs. Kapıda dondu kaldı. Loş salonda oynak bir müzik çalıyordu, Katina kolları havada Belkıs’ın babasına bakarak hafifçe salınıyordu. Gülümsedi Belkıs. Babasının anlatıp durduğu çapkınlık hikâyeleri geldi aklına. Can yaktığı günlerin fotoğrafları, Ermeni sevgilisi, severek evlendiği ilk eşi. Babasının yaramazlık akıyordu yüzünden yine. Koştu, kucağına oturdu babasının. Kızı kendisine pek yanaşmayan kır saçlı, koca göbekli ama hâlâ yakışıklı adam şaşırdı bir an, sevindi, öptü kızını. Beraber el çırpıp Katina’yı izlediler.
“Vallahi babasına benziyor bu kız, tüh maşallah!” dedi Katina şuh bir kahkahayla.
1972 yılında İstanbul’da doğdum. Liseden sonra İngilizcemi geliştirme amacıyla bir yıllığına İngiltere’ye gittim. Döndükten sonra İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdim. Mezun olduktan sonra yurt dışı ve yurt içinde özel sektörde çalıştım. Küçüklüğümden itibaren amatör olarak şiir, deneme, öykü ve roman çalışmalarım oldu. Evli ve iki çocuk annesiyim. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, film izlemeyi, tiyatro, opera ve baleye gitmeyi, müze ve sanat galerilerini ziyaret etmeyi severim.
