Burası dövülmüş bir yüzün yüz üstü düşme hâlleri…
“Hasar Ayini”, Seyyidhan KÖMÜRCÜ

Bir sanatçının yaşamı, mütemadiyen bir şeylere hayıflanmakla geçiyor sanırım. En azından benimki öyle. Çünkü; o kadar ilginç ki, bir sanat disiplininde uygulanması gereken dinamik ve pratikler bu kadar ortada iken, inadına yapar gibi, bu çizgiyi ihlal etmenin, birtakım iş, oluş ve eylemlerin layığınca yerine getirilmemesinin izahını yapamıyorum, yapamıyorum, yapamıyorum. Ama yapacağım, şimdi!

Tiyatro sanatı, arkaik ve kadim bir sanat. Ve bu “ifade” biçimi, binlerce yıldan bu yana her daim bir mekâna ihtiyaç duymuştur. Neden? Çünkü tiyatroda asıl olan; anda ve mekânda buluşmaktır. Tiyatronun her daim bu mekân gereksinimi üzerine “Tiyatroda An-Mekân Gerekliliği, Pandemi Dönemi Tiyatro Tarihi” başlıklı yazımda ayrıca bir içerik sunmuştum. Üşenmezseniz gidin okuyun. Şahsen ben üşenirim, okumam. Çünkü ben yazdım. Her neyse.

Sanatın mekâna aidiyetini sadece şu örnek üzerinden bile kavrayabilmek mümkün: Yurdumuz dünya üzerinde en fazla antik kente sahip bir coğrafyada yer alıyor. Halihazırda da kazıları devam eden, yeni antik kentleri gün yüzüne çıkaran keşifler de sürüyor. Bu antik kentlerin, harabe hâlindekiler de dahil olmak üzere, tamamına yakınını ziyaret etmiş biri olarak, bu konuyla ilgili de olacağını düşündüğüm çıkarımım şu; her kentte meclis binası yok, her kentte tapınak yok fakat her kentte tiyatro var. Günümüze “amfi tiyatro” adıyla ulaşan bu yapılar, şehrin nüfusunun neredeyse tamamını ağırlayabilecek ölçüde tasarlanmış yapılardır. Büyük bir kısmı ayakta kalabilmiş olanların bugün dahi seyirci perspektifi ve akustiği mükemmele yakındır. Peki, bağrımızda taşıdığımız bu binlerce yıllık kültürel mirasa rağmen biz ne yaptık?

Adına ”çok amaçlı” denilen ama aslında hiçbir amaca doğrudan hizmet etmeyen yapılar inşa ettik. Son on yılda yurt genelinde kültür merkezi ve yerleşik sahne sayısı iki kat artmış. Müthiş bir istatistik! Fakat işte sadece istatistik! Sadece rakam! Sadece nicelik! Bu salonların birden fazla, çok amaca hizmet ettiği söyleniyor. Evet, bu yapılar bazı amaçlara irili ufaklı ev sahipliği yapabiliyor fakat hiçbirine doğrudan hizmet etmiyor, edemiyor.

Sahne ve salonların imarı, teknik donanımı, alt yapısı ve mühendisliği hangi etkinliğe ev sahipliği yapacağıyla doğrudan ilintilidir. Zaten bu yüzden işi sadece sahne binası ve sahne tasarlamak olan firmalar var. Yani salon inşa etmek, basit ihale usulü, müteahhit eline terk edilecek bir iş değildir. Yapının süreci, kaba inşaatın yanı sıra, ev sahipliğini yapacağı etkinliklerin layığınca temsil edilebilmesi adına teknik donanımın da işlevsel olabileceği bir tasarı üzerinden ilerler. Bunun için de toplu konut yapımından farklı olarak, bahsettiğim üstlenici firmaların bünyelerinde ses mühendisinden tutun da her biri alanında uzman görsel tasarımcılara kadar geniş bir iş tanımı yer alır. Bu yetkin kişiler sahne ışığının hangi dokuya kaç derecelik bir açıyla ne kadar ısı vereceğini dahi hesaplarlar. Ses mühendisleri teknik ekibiyle salonda her bir metrekareyi adım adım akustik olarak ölçer. Alan mimarları koltuk düzeninden, girişlere, çıkışlara, kulis düzeninden, dekor asansörüne kadar bu bileşenleri binanın en kullanışlı olabilecek kısımlarına tanımlar.

Yine mesleki deneyimlerimizden bir örnek; enerjisine son derece inandığımız bir komedi oyunu oynuyoruz o dönem, x bir şehirde salon hınca hınç dolu, enerjimiz yüksek, başladık. Fakat seyirciden gık çıkmıyor, hiçbir şakaya ve duruma gülmek şöyle dursun, en ufak kıkırdama bile duymuyoruz. Tamam her şehrin kendine has bir “komik” algısı vardır fakat en güvendiğimiz yerlerde bile reaksiyon gelmemesi “Bize komplo mu kuruldu acaba?” düşüncesini yaydı ister istemez. Oyun bitti, selamlama seremonisinde tüm salon ayakta çılgınca alkışlıyorlar. Bizi iyice şok olmuş biçimde kulislerimize döndük. Daha sonra teknik birimlerden öğrendik ki herkes gayet gülmüş, epey de kahkaha kopmuş fakat salonun akustiği yüzünden bu reaksiyonların hiçbiri oyun alanına ulaşmamış, biz de hâliyle reaksiyon gelmedi düşüncesiyle seyirciye hiç o alanı bırakmadan gülmelerin üzerine devam edip oynamışız, öyle anlarda da bu defa onlar bizi duymamış.

Her etkinlik, her mekânda yapılamaz. Bilhassa performans sanatlarında bu böyledir. Örneğin bir opera-bale temsilini düzayak bir konferans salonunda sergiletmeniz mümkün değildir. Eserler zaten yaratı sürecinde belli fiziksel ölçüler dahilinde çalışılır. Orkestra için mutlak bir çukur bulundurulmak durumundadır mesela. Ve bu o yapıya sonradan eklenebilecek bir şey de değildir. İnşa aşamasında bunu ya yaparsınız ya yapmazsınız. Bunun yapılabilmesi için gerekli teknik bilgiye sahip kişilerle çalışmanız bu yüzden elzemdir.

Her etkinlik mekânının bir uyumluluk yüzdesi vardır. Sözgelimi bir tiyatro oyunu turneye çıktığında oynayacağı sahne ile kendi sahnesi arasındaki uyumluluk ya da işlevsellik bu yüzdeyi arttırır ve temsilin layık olana en yakın hâliyle verilmesini sağlar. Fakat bunun olabilmesi için yalnızca fiziki uyumluluğu yüksek salonlar inşa etmekle de bitmiyor ki süreç. Yine mekânın teknik donanım ve yeterliliklerine dair bilgisi olan personel ve teknisyenler tarafından idare edilmesi de gerekiyor bu salonların. Yani çok donanımlı, muhteşem işlevsellikte bir sahne yapıp içine vasıfsız personel atayamazsınız. Bu kişiler aman başımıza bir “dert” açılmasın diyerekten işleyişin içeriğine dair en ufak bir fikirleri de olmadığından “hocam oraya çivi çakmayalım”, ”yalnız zımba teli döşemeye zarar veriyor”, “ışıkların yönü sabit kalsın diye talimat verdiler”, “kendi amfiniz yok mu” gibi inisiyatiften uzak birtakım reflekslerle, sizi eserinizin sahneye uyumluluğunu yükseltecek her türlü aksiyondan alıkoyarlar. Sanırım toplumsal kültürümüzün bir yansıması bu yaklaşım. Hani evlerde çok aşşırı mobilyalardan bir salon düzülür ve kapısı kitli durur, sadece düzenli temizliği yapılır ama asla rutinde kullanılmaz ya orası, bu da onun gibi bir şey herhal…

Sahne yalnızca zeminine parke döşenmiş bir yükseltiden ibaret değildir. Yaşayan, devingen, enerjisi ve sinerjisi olan ruhani, mistik bir mekândır. Sahne zamanla eskimez, yaşantısıyla, bağrında tuttuklarıyla, üzerinde taşıdıklarıyla eskir. Amacımıza hizmet etmek üzere her türlü acıya ve darbeye dayanır.

Son olarak nicelik ve nitelik çatışmasına bazı eklemeler yapmak istiyorum. Bir sanat eserinin kaç kez sahnelendiği ve kaç seyirciye ulaştığı asla bir başarı kıstası değildir. Tiyatro gibi performansa dayalı sanat disiplinleri üzerinde istatistiksel bir kaygı güdemezsiniz. Önemli olan eserin kaç kez oynandığı değil, layık olduğu şekilde kaç kez oynandığıdır! Yani özetle nicelik değil, nitelik önemlidir. Bir eseri, sunmaya hazırlandığı çeşitliliklerini kısıtlayıcı bir mekânda oynatmak, temsil vermek değil onu hapsetmektir. Üstelik izleyici nezdinde alacağı doyumu da azaltmak demektir ki bence en korkunç yanı da bu. Her defasında sırf orada o temsili verebilmek için vazgeçilen ya da işlevi kısıtlanmış dekor parçaları, sıkışan oyuncu trafikleri, yetersiz ses ve ışık hatları… Düşünün, bin bir emek verilerek, her detayı düşünülmüş, çalışılmış ve böyle sunulursa bir etki yaratacağına inanılmış bir eser ne hâle geliyor. Dövülüyor resmen. Tiyatronun bir yerde kolunu kırıyorlar, bir yerde bacağını, sonra da diyorlar ki “Haydi, yürü! Ve el salla!”