“Mevcut bir savaşın ortasında seni evimi vururken gördüm.”
Ruth Morse

Yönetmenlik/rejisörlük/sahneye koyuculuk… Artık mesleğine karşı ödevini, bağlı olduğu hiyerarşide hangi tanım daha iyi karşılıyor ise, çetrefilli iş doğrusu. Metin tercihinden, tasarımcı grubuna, oyunculardan teknik ekibine bir dolu dinamiği eşzamanlı olarak doğru ölçüde bir araya getireceksin, bunu yaparken bir taraftan da kendi sanat görüşünden eserinde izlekler yaratacaksın, imzanı atacaksın yani, bir dünya bürokratik dengeyi gözetecek, bazı tercihlerinden vazgeçmek durumunda kalacak, günün sonunda sana kalanlarla yine de hayatın izlenilebilir kısmını sahneye taşıyacaksın… Zor iş! Çok zor! He, bu yine de benim bazı meseleleri tartışmama engel mi? Değil.

Hasbelkader bir miktar rejisörlük deneyimi elde edebilmiş ve halihazırda da bu motivasyonu her geçen gün oyunculuk telaşını geride bırakmakta olan biri olarak, yine de tüm handikaplarına rağmen yönetmenliğin oyunculuğa nazaran daha büyük bir keyif verdiğini itiraf etmeliyim. Mesleğin bu kısmında zoru severim fakat ayak bağı olan şeylerden nefret ederim. Tiyatro sanatı, ekip çalışmasını zorunlu kılan bir sanat disiplini olduğundan (tek kişilik oyunlar da buna dahil) işin bu kısmından gerçek manada bir keyif almak isteniyorsa şayet, yukarıda yönetmenin elini zayıflatan hususların haricinde, orada bahsetmediğim, daha elzem ve tehlikeli bir durum vardır ki bu da yönetmenin sahneye koyuş sürecinin keyif mi yoksa azap mı olacağını tayin eden, en belirleyici unsurdur. Gel gör ki yönetmenler/yönetmenlerimiz bu en kritik noktayı ıskalamakta, bir anlamda kendi ayaklarına sıkmaktadır. Bu durumda aslında yönetmenin en büyük ayak bağı yine süreci ve dinamikleri yönetirken üstlendiği ya da üstlenemediği meslek bilincidir. Şöyle ki;

Yönetmen dediğin evvela dersine çalışıp gelecek. Koltuğunun altına teksi alıp, ilk defa prova grubunun önünde, onlarla birlikte okuyan yönetmenden zinhar hayır gelmez. Masa başı çalışması bir oyun yaratım sürecinin her şeyidir. Metinle bu masada buluşan sanatçı grubuyla hem esere hem de üstleneceği rol kişisine dair tüm çözüm ve çözümsüzlüklerin karşılaşılacağı ilk ve en önemli bölümdür. Dolayısıyla masa başına oturmadan evvel rejisör; zihninde sahneye koyacağı eserle alakalı tüm dehlizlere girip çıkmış olmalıdır ki birlikte çalışacağı ekibin aklında (varsa) tüm kuşkuları giderebilsin, sahne üstü taleplerine karşılık bulabilsin ve daha da önemlisi sağlaması gereken otoriteyi entelektüel kimliğiyle doldurabilsin.

Oyuncu grubu gezegenimizdeki en tehlikeli meslek gruplarından biridir. Ekip, yönetmenin oyuna, metne yaklaşımına ve esere bakış açısına dair herhangi bir tereddüt duyar da yönetmenin ne yapacağı konusunda herhangi bir fikri olmadığına kani olursa, o yönetmenin ölmesi için asılması gerekmez. O an ölmüş ve gömülmüştür. Artık her kararı, her tercihi sorgulanacak, iradesi sınanacak ve zayıflatılacaktır. Şüphesiz iyi bir eser ortaya koymanın yolu şeffaf bir biçimde ve katılımcı bir anlayışla her şeyi tartışabilmekten geçer fakat bunun ne seviyede bir tartışma olacağı yine yönetmenin dersine ne kadar çalışıp çalışmadığıyla ters orantılıdır.

“Aynı saftayız diye destek olacaksın sanıyordum.
Daha kolay vurabilmek içinmiş meğer her şey.
Düşman senmişsin…”

Bir sanatçının yüksek bir öngörü, uçlara taşınan bir yetenek, üstün bir sanat bilgisi sahibi olması onun iyi bir sanatçı, iyi bir entelektüel olmasını sağlayabilir. Fakat rejisörlük bundan daha fazlasına ihtiyaç duyan bir üst disiplindir tiyatro sanatında. Tüm bu kudretli bilgi birikimin üzerinde mutlak bir irade sahibi olmayı gerektirir. Bu irade kimi zaman inisiyatif, kimi zaman radikal kararlar kimi zaman da tamamen o süreç özeline dayanan esnek aksiyonlar almayı gerektirebilir. Bunların yerinde ve zamanında doğru ölçüde uygulanabilmesi için de bir kişilik özelliği olarak güçlü bir irade gerekir. Bu sonradan edinilmesi kolay bir vasıf değildir. Bazı insanların habitatında ya vardır ya da yoktur. O yüzden her sanatçı ilerleyen mesleki yaşamında rejisörlük yapmak zorunda değildir. Olmamalıdır da. Yani olmasa iyi olur. Bazısı çok iyi yönetmen değildir fakat çok iyi bir mentor ya da genç kuşaklar için doğru bir yol gösterici, bir eğitmen de olabilir.

Akademi kökenli ya da sanatçılığının yanında eğitmenlik de yapan rejisörlerin birçoğunda bu durumun doğurduğu bir handikap kendini gösterir. Genellemiyorum. Birçoğu diyorum. Yani bir eser yaratım sürecinde rejisör koltuğuna oturmuş kişinin duracağı yeri bilememesi ile alakalı bir durum bu. Aslında bir çeşit mesleki deformasyon. Prova sürecinde rejisörlüğün zaman zaman hocalığa kayarak, karşısındaki ehil sanatçıya fikir vermenin hududunu aşıp ona iş öğretmeye varan bir alan ihlalinin doğuşundan bahsediyorum. Kuşkusuz bu birden fazla disiplinle eş zamanlı olarak uğraşıyor olmanın bir sonucu. Eğitmenlik yapan sanatçı bu kimliğini yıl boyu taşıyorken eseri sahneye koyma süreci ise ortalama elli gün ile sınırlı. Yani birim zamanda yıl boyu sürdürdüğü alışkanlıklarını bir anda terk etmesini beklemek de bu kişiye haksızlık olur. O yüzden sanatçılar olarak, yer yer kendini gösteren bu “hocalık” reflekslerini tolere edebiliriz fakat genel tutumun bu olduğu bir prova sürecini…

Oyunculuk nasıl ki bir “duyguları yönetme sanatı” ise yönetmenlik de “akıl yürütme” sanatıdır. Esere bir akıl getirmek ve bunu doğru uygulayabilmek, bu aklı yürütebilmekten ileri gelir. Bunun işlemesi için de yönetmenin “bugün”ü doğru okuması gerekir. Sürekli dünü konuşan, geçmişiyle övünen, daha doğrusu geçmişinden gayri bugününde bahsedecek bir şeyi olmayan, bunu da gizlemeye çalıştığı ama başaramadığı kibriyle açık eden rejisör; geçmişinden beslenip bugüne ışık tutan değil, dönemine göre şaşaalı bulduğu fakat bugüne göre ancak vasat sayılabilecek geçmişine hapsolmuş yönetmendir. Oysaki yönetmenlik bir vizyon meselesidir ve vizyon her dönem her konuda olduğu gibi belli bir inovasyondan beslenir yani sürekli yeniliğe ve ilerlemeye ihtiyaç duyar.

Geldiği noktada yönetmen, bu kronik tutumunun devamı olarak; kısıtlı hayal gücünün âtıl perspektifini uygulamaya kalktığında, bugünün sanat diline yabancı da kaldığından, artık takınacağı despot üslup onu yalnızca olduğundan daha itici olmaktan koruyamayacak, özgün kararlar almakta zorlanacak, rol tercihlerinden itibaren sürekli bir üst ve yan akıl tarafından manipülasyona uğrayacak, aldığı ya da alacağı kararlarda ikili, üçlü ilişkileri de gözetmek durumunda kalacaktır ki bu da bir eser sahneleme sürecinin dibine dinamiti koyan “çifte standart” uygulamasını da beraberinde getirecektir. Artık rejisör tek otorite figürü değil, kişilerin talep ve beklentileri doğrultusunda yalnızca “onayan” bir merci hâline gelecektir. Kısaca: Pasivize edilecektir!

Çifte standart tiyatroda, insanı yasak elmaya özendiren yılandır. Bu gaflete düşen rejisör, artık ekip içerisinde de yitirmekte olduğu otoritesini yeniden tesis etmek adına, kendi gözlemine göre tespit ettiği güç dengelerinin siyasetine uygun davranan subjektif, yanlı bir tutum takınmaktan kendini alıkoyamaz. Artık kimilerine mesafeli, kimilerine daha yakındır. Aslında tüm derdi; iyisiyle kötüsüyle kat edilen bu yolu ehveni şer bir noktada sonlandırmaktır. Fakat bu son düzlükteki çırpınışları dahi onu kurtarmayacak, kurduğu ayrıksı ikili ilişkiler ve bu ilişkilerin sahne üzerine yansıması, oyunculara vereceği geri bildirim ve direktifleri belirleyici yegâne unsur olacaktır. Prova sürecinin arta kalanında, otoritesini ve rejisör karizmasını aşağı çekecek tüm bu yaklaşımlar onun dilini bağlayacak, her oyuncuya, doğru olsa dahi, zafiyet gösteren tespitlerini açıkça iletemeyecektir. Fakat yine de içinde biriken bu tortuyu atmak isteyeceğinden, mutlaka birilerine belli noktalarda müdahale etmiş/edebilmiş olabilmek adına teraziyi şaşıracak, şirazeyi kaydıracaktır.

Hiçbir yönetmen koşullar ne olursa olsun başladığı eseri yarı yolda bırakıp terk etmez. Mutlak iyi ya da kötü nihayete erdirmek ister. Çünkü diğeri bir rejisör için mesleki bir intihardır. Bir oyunun kötü de olsa çıkması hiç çıkamamasından daha evla görülür her zaman. Her zaman. Her zaman. Her zaman!

Son kertede; izleyiciye sunmayı umduğu aklı uygulayamamış, eser üzerinde hür iradesiyle tasarrufta bulunamamış, neredeyse iki ay boyunca tüm imkânlar emrine amade edilmiş iken asli ödevini ihmal edip tali yollara sapmış, bir rejisörde olması gereken hiçbir çalışma prensibine bağlılık gösterememiş, otoritesi zedelenmiş ve sosyal becerisi yıkıma uğramış, yönettim dediği eser izleyici karşısına çıkmadan evvel defalarca seyircili provalar almasına ve “hazırız” demeden önce ürettim dediği “şey”in seyirci nezdinde kısmen karşılığını gözlemleme şansı da bulmuş olmasına rağmen, tüm yetki ve sorumluluk bilincini bir türlü idrak edemeyip giydiği ateşten gömleğin içinde kavrulmuş sözde yönetmen; altından kalkamadığı projenin sonunda, sönük bir prömiyerin ardından, haftalar belki de aylar sonra, oyunu böyle bırakmadığını, gayet iyi bir temsil ortaya koyduğunu ve aradan geçen süre içerisinde oyuncu grubunun eseri bu hâle getirdiğini söylemekten de zerrece ar etmeyecektir. Peki doğru bir tutum mu? Doğruya yanlışa gireceksek…

“Ben hayatın akışında, bu yolda beraber yürüdüğümü sandığım kişilerin kalbimi katletmesinden bahsediyorum…”