Kitaplarla nasıl ilişkilenirsiniz? Mesela yazarını merak eder misiniz? Araştırma yapar mısınız yoksa kitabın son sayfasıyla birlikte kitabı kapatır, ilişkilenmenizi bitirir misiniz?

Bu elbette her kitap özelinde değişebilecek bir soru, farkındayım. Bazı kitaplar beni günlerce ele geçirir, yazarını araştırırım, kitabı herkese anlatırım. Kitap bitse de bendeki etkisi bitsin istemem.

Önce kitabı okuyup yazarını araştırma hikâyem ilk kez tersine işledi. Caner’le tanışıklığımız çok öncelere dayanıyor. Önce güzel karakteri, nazik tavırları ve eşine sevgisini her fırsatta dile getirme inceliğiyle tanıdığım Caner’in inceleme yazılarını okumuştum. Kaleminin güçlü, zekasının keskin olduğunu bilmeme rağmen yetişkin edebiyatından çıkardığı romanları okuyunca bunca yıl yazmadığına üzüldüm. Çokça mütevazı kimliğinin de etkisinin olduğunu düşünüyorum.

Bugün de sizi sevgili Caner’in ilk çocuk romanı ile buluşturmak istiyorum. Timaş Çocuk etiketiyle 2024 yılının Aralık ayında okurlarla buluşan Bulutlar Dağılırken basketbol tutkunu Kerem’in okulun basket takıma girme hikâyesini anlatıyor. Elbette bu hikâye ekseninde aile sevgisi ve desteği, akran zorbalığı, tutkuları için vazgeçmeden çalışmanın önemi gibi birçok konuyla hikâye derinleştiriliyor. Diğer eserlerinde hissettiğim yetkinlik bu eserinde de beni sarıp sarmalıyor.

Şimdi sıra siz sevgili okurlarda. Kerem’in hikâyesi üzerinden birçok konuya değindiğimiz sohbetimizi keyifle okumanız dileğiyle…

“Saatlerce beklersin, günlerce beklersin, işte o an geldiğinde de zaman çarçabuk akar gider… Zamanın içinde taşıdığı esrar hep bir sır olarak kalacaktı Kerem için.”

Kerem ile henüz yeni tanıştığımız bu ilk satırlarda önemli bir ana tanıklık ediyoruz. Basketbol tutkunu Kerem, okulun basketbol takımı için seçmelere katılmak için hazırlanmıştı. Sakin kalarak zamanın geçmesini beklerken gerçekleşmesini istediği bir şey için zamanın ne kadar da yavaş aktığını idrak ediyordu. Bunu sık sık ben de yaşıyorum. İki çocuklu, üç köpekli hayatımda zorlandığım anlarda günlerin çok uzun, yılların ise çok kısa olduğuna tanıklık ediyorum. Ne dersin Caner zaman kavramını doğru idrak edip hakkıyla yaşayabiliyor muyuz yoksa Kerem’in de vurguladığı gibi zaman çarçabuk akıp giden bir sır perdesi mi?

Zaman algısının göreceliliği hep ilgimi çeken bir şey aslında. Yetişkin romanlarımda da bu konuya dair şeyleri yazarken buluyorum. Sanırım hepimiz aynı duyguları paylaşıyoruz. İçinde bulunduğumuz zamanı algılayışımız ve onu yaşayışımızla ilintili her şey galiba. Günü geçirmeye çalışırken bir an durup düşündüğümüzde ve geçmişe bakıverdiğimizde yılların ardımızda biriktiğini görüyoruz. Geçen gün, ilkokula başladığım günü düşünürken o yıl babamın kaç yaşında olduğunu düşündüm ve şu an benim okula başladığım zamandaki babamın yaşında olduğumu fark ettim. O zamanlar babam o kadar büyük görünürdü ki gözüme, hiçbir zaman onun gibi güçlü olamayacağımı düşünürdüm. Şimdi o yaştayım ve zamanın nasıl bu kadar hızlı geçtiğini düşünmeden edemiyorum. Zamanı doğru idrak ediyor muyuz, dilediğimiz gibi hakkıyla hayatı yaşıyor muyuz… Hepimiz elimizden geleni yapıyoruz sanırım ancak çoğu şey bizim elimizde ve kontrolümüzde değil maalesef. Yapmak, gitmek, izlemek, görmek, bulunmak istediğimiz çoğu şeyi “zamansızlık”tan ya da imkansızlıktan veya başka bir sebeple arkamızda bırakıyoruz ve yaşamayı, belki de büyümeyi böyle böyle kanıksıyoruz.

Seçmeler sırasında Kerem’in okul arkadaşları Can ve Deniz, Kerem’in motivasyonunu ve konsantrasyonunu etkileyebilmek için bir hayli uğraştı. Kerem de bu durumdan etkilenmemek adına aklına odasındaki posterleri getirdi. O posterdekilerin zorlu rakiplerle mücadele ettiğini, pes etmediklerini düşündü. Arkadaşlarının yaptıkları karşısında yılmaması gerektiğinin farkında, idolü basketbolcular ile kendini motive etti. Bu olay bana iç motivasyon kavramını düşündürdü. Toplum olarak dış sesleri kalbimizle duymaya çok yatkın büyütülüyoruz. Onların takdir ve beğenisine göre hareket ediyoruz. Asıl cevher içimizde. Kerem de bunu zamanla fark ediyor. Ancak herkes Kerem kadar şanslı değil. Kendi benliğimize yönelebilmek, kendi isteklerimizin farkına varabilmek ve bunlar için yılmadan çalışabilmek için neler yapabiliriz? Biz ebeveynler, çocuklarımızı büyütürken nasıl bir yol izlemeliyiz?

Bazen orta okul zamanlarımı düşünürken lise ve sonrası için iyi bir yönlendirme alsaydım, farklı liseye ya da üniversiteye gitseydim yaşamımda ne değişirdi, diye düşünüyorum. O zamanlar lise ve üniversite için yeterli bilgilendirme almadığımı düşünürüm hep. Lakin sonrasında tanıdığım insanlar, heves ettiğim şeyler, üzerine zaman ve emek harcadığım uğraşlar beni bugünkü halime dönüştürdü sanırım. Çocukların neye ilgi duyduğunu, neye yatkın ve yetenekli olduğunu keşfetmek için ebeveynlerin inanılmaz bir kaygı taşıdığını ve bunda kendilerince haklı olduklarını görüyorum ve bunu anlayabiliyorum. Bu çabanın olumlu katkıları kadar olumsuz dönüşümlere de yol açabileceğini düşünmeden edemiyorum. Çağımızda ebeveynlik o kadar zor ki… Senelerce kendi bildiklerin ve iyi olduğunu düşündüğün şeylerle yetiştirmeye çalıştığın çocuğun, okul zamanında bambaşka bir “iyi” çabayla yetiştirilmiş bir çocukla aynı noktada buluşuyor ve o çocuklar kendi iyileriyle baş başa kalıyor ve doğal olarak kafası karışıyor. Ve bu durum da yeni problemleri yanında getiriyor.  Çocuğun dünyası ve deneyimi geliştikçe, ebeveynlik daha da zor bir hale dönüşüyor. Her ne kadar özenle yetiştirmek için çaba harcasak da yetişeceği toplum da çocukları şekillendiriyor, bunu yadsıyamayız. İyi okul, iyi çevre, iyi toplum ve iyi bir gelecek hayali kuruyoruz ancak ne kadarı mümkün ve ne kadarı bizim elimizde… Herkes aynı şeyi isterken bu denli sıkıntının doğması da başka bir konu…  

“Bazen sessizce paylaşılan anlar, çoğu uzun cümlelerin saramadığı yaraları iyileştirirdi.” Kerem’in annesine sarılarak sakinleştiği anları anlattığı bu cümle beni çok etkiledi. Bol krizli büyüme aşamalarımızda biz de oğlum Atlas’la birbirimize sarılarak sakinleşiyoruz. Üç yaşındaki Atlas ile kırk bir yaşındaki ben, kelimeleri çok sevmemize rağmen bazen kelimelerin yetmediğinin de farkındayız. Sıcacık bir sarılma ise her şeyi unutturmaya yetebilecek güçte. O kriz anlarında cümlelere değil, sarılmaya ihtiyacı olduğunu ağlayarak “Anne sarılabilir miyiz?” şeklinde belirten oğlumdan yola çıkarak sormak istiyorum. Birine gerçek anlamda ulaşabilmek için ihtiyacımız olan şey nedir?

Bu çok evrensel bir şey sanırım. Uzun uzun tartışılarak, konuşularak çözülemeyen şeylerin çözümü bazen sessizlikte, içten gelen bir davranışta gizli oluyor. Kerem yaşadıklarının onda bıraktığı izleri yakınındaki insanlarla konuşamasa da paylaşabiliyor. Annesi, babası ve arkadaşları onu görüyorlar, beklentilerini ve isteklerini anlıyorlar. Yaşamımızda çoğunlukla karşılaştığımız sorunların altında bir başkasını görmemek, anlamamak, duymamak yatıyor. Kendi içimizden sıyrılıp dış dünyaya ve etrafımızda değer verdiğimiz insanların düşündüklerine odaklanabilirsek, onları görüp söylediklerini duyabilirsek ne mutlu bize. Zamanımız bize kendimize odaklanmayı bir zorunlulukmuş gibi dayatıyor. Kişisel gelişimin tek başına başarılamayacağını düşünüyorum. Bu nedenle kendimiz kadar etrafımızdaki insanların da nasıl hissettiklerini düşünmek ve ona göre davranmak bence bir mecburiyet.

Kerem ailesi ile birlikte bir yol haritası oluşturuyor ve bir basketbol okuluna kaydoluyor. En yakın arkadaşı Ege de bir basketbol tutkunu ancak Kerem’le eşit şartlara sahip değil. Kerem, Ege’nin üzüleceğini düşünerek basketbol okuluna kaydolduğunu günlerce söyleyemiyor hatta arkadaşından bir şeyleri gizlediği için suçluluk duygusuyla da baş etmeye çalışıyor. Empati kurmak, kişilikle mi ilişkilidir yoksa ailenin öğretmesi gereken değerlerden midir? Empati duygusu nasıl geliştirilir?

Yine çocukluğumdan bir referansla anlatacağım ancak sanırım sen de bunu anımsarsın: Ben çocukken annem ve babam, dışarıda bir şey yemememi tembihlerdi. Neden, diye sorduğumda da olan var olmayan var, birisinin canı çeker ancak alacak maddi gücü yoktur, diye cevaplarlardı. Yaptıklarımızın ve söylediklerimizin kime, nasıl dert olacağını bilemeyiz. Şimdiyse günümüzde artık görünür olma çağındayız. Yaptığımızı, yediğimizi, gittiğimiz yerleri başkalarına gösterme derdindeyiz. İyi yaşadığını, iyi şeyler yediğini ve giydiğini gösterme çabası artık insanlığın öncelediği şeylerden biriymiş gibi geliyor. Ben hâlâ dışarıda bir şeyler yerken tedirgin olurum, bir başkasının canının çekip çekmeyeceğini düşünürüm. Bu empati duygusunu bana ailem kazandırdı. Kendi deneyimimden yola çıkarak bunu söyleyebiliyorum ancak insanın bunu kendisinin de keşfetmesi çok mümkün. Empati yeteneğimiz ne kadar gelişirse birbirimize bakışımız ve davranışımız da bir o kadar hassaslaşır. Bu duygu ne kadar erken yaş itibariyle çalıştırılırsa o kadar da güçlenir diye düşünüyorum.

Olay örgüsü içinde Kerem’in önce okul arkadaşları, daha sonra da takım arkadaşları tarafından zorbalığa maruz kaldığını görüyoruz. Maalesef zorbalık kavramı ile çok sık karşılaşıyoruz ve tahminimizden de öte olarak yaş aralığı bir hayli aşağılara inmiş durumda. Toplumumuzda yaygınlaşan zorbalığın nedenleri ve çözümleri üzerine neler söylemek istersin?

Bu çok önemli ve çocukların yaşamlarını inanılmaz derecede şekillendiren bir konu. Kaldı ki zorbalık, sadece çocuklukta insanın başına gelen bir olumsuzluk değil. Yetişkinler de yaşamlarının her alanında benzer şeylerle karşılaşıyor ancak çocukların dünyasında bu duyguyla baş etmeleri, yaşadıkları duygudurumlarını anlayabilmeleri çok daha zorlayıcı bir süreç. Çocukları şekillendiren en önemli faktörlerin başında ebeveynlerinin geldiğini düşünürsek, çocuğun nasıl bir ortamda yetiştiğinin zorbalıkların çıkış noktasında önemli bir rol oynadığını söyleyebiliriz. Ebeveynlerinden olumsuz etkilenip gördüğünü, duyduğunu uygulayan çocuklar, farklılıkları nedeniyle bir başka çocuğu duygusal ve fiziki olarak yaralayabiliyor. Bunun yanlış ve hatalı bir davranış olduğunu ona söylemeyen ve sınırlarını belirlemeyen ebeveynler toplumun geleceğinde daha fazla soruna sebep olduklarının da bilincinde olmuyorlar. O davranışlar değişmediğinde, ileride yetişkinliğinde de benzer hareketlerde bulunuyorlar. Maalesef bu konuda bir diğer etmen de şiddetin artık her alanda ve mecrada kullanılır, rahatlıkla konuşulur ve ulaşılır olması. Televizyonda, sokakta, aile içinde, okulda, her alanda şiddetin görünür olması da çocukların davranışlarında olumsuz hareketlere yol açabiliyor.

Kerem, bir tesadüf eseri basketbol tutkunu Murat abisi ile tanışıyor. Murat abisinin Kerem’in gelişimine katkısı ise tartışılmaz noktada. Murat, ailesi tarafından desteklenmediği için basketbol ile ilgili bir kariyer oluşturamamış, başarılı bir yazılımcı. Kerem’le beraber çalışmaya başladığından beri yazılım yeteneğini, basketbol tutkusuyla birleştirerek kullanacak kadar zeki ve öngörülü biri. Asıl tutkumuzdan hiçbir zaman uzaklaşmıyoruz, yeter ki yeteneklerimizi tutkumuzla birleştirecek azmimiz olsun hissini aşıladığı için beni çok rahatlatan bir örnek oldu Murat’ın hikâyesi. Murat üzerinden seçimlerimiz ve tutkularımız üzerine neler söylemek istersin?

Murat örneğinde olduğu gibi çok sevdiğimiz ancak yaşamımızda yer edinememiş bir uğraşı yapmayı sürdürebiliriz. Bu çok doğal. Bir sporda, hobide, uğraşta illaki çok başarılı olmamıza gerek yok, diye düşünüyorum. Senelerdir basketbol oynarım, oynarken de çok mutlu ve huzurlu hissederim. Aynı şekilde evde yıllardır kendimce uğraştığım ve ara sıra çaldığım gitarım köşede bana bakıyor. Ne basketbolda çok önemli bir sporcuyum ne de çok iyi gitar çalabiliyorum. Bu iki uğraşımda beni çok mutlu ediyorlar ve bu bana yetiyor. Mutlak başarılı olmak için bir şeye başlar ve şartlanırsak, başarısızlık durumlarında yaşayacağımız hayal kırıklıkları da büyük oluyor. Ancak sınırları keşfedip yapabildiklerin üzerinde odaklandığında ve iyi vakit geçirmenin de çok kıymetli olduğunu keşfettiğimizde uğraşlarımız ve hobilerimiz anlama biniyor.

Kerem ve ailesi her işi birlikte yapıyor. Birlikte yapılan işlerin çok hızlı bittiğini de birkaç kez vurguluyor Kerem. Genellikle kadınların görevi olarak atanmış bu bitmeyen iş yükü, son zamanlarda bazı duyarlı erkeklerin de taşın altına ellerini sokmasıyla bölüşülmeye başlandı. (neyse ki!) Aile olmak birlikte yaşadığın alana karşı da ortak sorumluluk taşımamız anlamına gelmez mi? Birlikte yaşamak, birlikte bolca vakit geçirebilmek için zaman yaratabilmek iş birliği yapmayı gerektirmez mi?

Söylediğine kesinlikle katılıyorum, aile olmak birlikte yaşadığımız alana karşı da ortak sorumluluk taşımak anlamına gelir. Bu bilincin de ufak yaşlardan itibaren çocuklara gösterilmesi ve deneyimlemesini sağlamak gerekiyor bence. Sorumluluk bilincinin erken yaşlarda bireylere yüklenilmesi, ev içi emeğin de bölünmesini sağlar. Bu sebeple çocukların okudukları kitaplarda böyle sahneleri görüp içselleştirmesi gerekiyor diye düşünüyorum.

Kerem bütün zor anlarda bir bulut hissediyor. Kaygılarının somutlaştırılmış hâli aslında bulut. Kaygıları ne zaman onu ele geçirse gördüğü, hissettiği bu bulutlar, duygularının yoğunluğunu anlamamıza yardımcı oluyor. Aslında bu metafor, kaygılarımızla yüzleşmenin de önemini ortaya koyuyor. Çocuklarımızın duygularını tanımlama, ifade etmede nasıl bir alan açmalıyız?

Kitabı yazarken direkt olarak kaygıyı tariflemenin de bir yol olacağını biliyordum ancak kitabın karakterinin bu duyguları nasıl anlatacağını, nasıl hissedeceğini düşündüğümde bulut kavramının/metaforunun çok yerinde bir yaklaşım olduğunu hissettim. Kitabı okuyan genç dostlarım da benzer kaygıları, zorlukları kendi yaşamlarında deneyimliyordur. Bunların normal olduğunu, herkesin hatta yetişkinlerin bile kaygıyla ve stresle baş etmekte zorlandığını anlatmak istedim. Bunu da onların anlayabileceği bir görsellikle tasvir etmek için uğraştım. Kaygılanmak, üzülmek, kendini kötü hissetmek yaşamın doğal akışında var olan duygudurumlar. Bu durumları anlamak ve çözmek için tek başımıza olmadığımızı, bizi her zaman destekleyecek insanların yanımızda olacağını ve o bulutların dağılacağını çocuklarımıza, genç dostlarımıza anlatmamız gerekiyor. Duygularını ifade etmekten çekinmeyen çocukların daha güçlü bireylere dönüşeceğini düşünüyorum.

Yetişkin edebiyatından yazdığın bütün kitaplarını okuyan sadık okurun olarak bu kitabında biraz daha didaktik bir dil ile karşılaştım. Çocuk edebiyatından gereği olarak mı böyle bir üslup geliştirdin merak ediyorum. Çocuk edebiyatı ve üslup üzerine neler söylemek istersin?

Bulutlar Dağılırken benim ilk gençlik romanım. Evvelinde yazdığım ve henüz yayımlanamamış bir romanım var ancak o biraz daha alt yaş grubuna yönelik bir çalışmaydı. Kitabı yazarken aslında benim için yeni bir alanda çalıştığımın hep bilincindeydim ve okuduğum benzer türdeki eserlerde nelere dikkat edildiğini hep göz önünde bulundurdum. Okul müfredatlarında dikkat edilen konuların ve kazanımların anlatılması ister istemez bir didaktik anlatıyı mecbur kılıyor. Burada bir özeleştiri olarak da kendi içsel çekingen anlatıcımı dizginlemek için çok çaba harcamış olabilirim. Şimdi olsa, kitabı yeniden yazsam belki bu konuya dikkat edebilirdim. Üçüncü tekil şahısla bir roman yazmanın hem rahatlatıcı hem de böyle handikapları olabiliyor.

Kerem’in hikâyesi burada bitmedi. İkinci kitapla ne zaman buluşuyoruz?

Şöyle cevaplayayım, bu söyleşi sorularını cevaplamak için kitabın yazımına ara verdim :)) Birkaç aydır üzerine çalışıyorum, artık son aşamasında. Bu ay sonuna kadar bitirmeyi planlıyorum (Mart 2025). Sonrasında da yine bu yıl içinde yayımlanmış olacağını umuyorum.